Güzel Şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güzel Şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Temmuz 2011 Perşembe
Merak edenler için...
Dünya tatlısı bir bebek doğurdum. Poğaça, börek niyetine hergün onu yiyoruz 2 aydır. O yüzden artık bloğa girmez oldum. Hele bebek bir büyüsün, elbet bir gün yine yazacağım. Nazar olur diye kıyamadığımdan sadece parmağının ucunun resmini ekliyorum. Nas- felak okuyun, buralara üfleyin blogcu teyzeleri.
27 Nisan 2011 Çarşamba
20 Kuruş
Ufacık şeylerin ne büyük anlamlar taşıyabileceğine dair bir hikaye... Allah haramın azından da çoğundan da korusun herkesi.
Londra'daki camiiye yeni bir imam gönderilmiş. Adam şehire gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman aynı şoföre rastlıyormuş.
Birgün, bilet alırken şoför yanlışlıkla 20 kuruş fazla vermiş. Imam yanlışlığı oturunca, parasını sayınca fark etmiş. Kendi kendine düşünüyormuş "20 kuruşu geri versem mi şoföre?"...Ama içinden bir ses diyormuş ki "Çok gülünç bir sayı ve şoförün umrunda değil. Otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten... Sadece 20 kuruş onlara bişey yapmaz." İneceği durağa gelince, imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş, inmeden önce şoförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş ve demiş ki: "Paranın üstünü fazla verdiniz." Şoför gülümsemiş ve demiş ki: "Siz camiinin yeni imamısınız değil mi? Aslında uzun zamandır sizi ziyaret etmek istiyordum caminizde, İslam'ı öğrenmek için ve bilerek size fazla para verdim nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim."
İnerken imam artık bacaklarını hissetmiyormuş, yere yığılacakmış, bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış, gözlerinden yaşlar dökülerek gökyüzüne bakmış ve demiş ki: "Allah'ım az daha İslam'ı 20 kuruşa satıyordum!..."
Londra'daki camiiye yeni bir imam gönderilmiş. Adam şehire gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman aynı şoföre rastlıyormuş.
Birgün, bilet alırken şoför yanlışlıkla 20 kuruş fazla vermiş. Imam yanlışlığı oturunca, parasını sayınca fark etmiş. Kendi kendine düşünüyormuş "20 kuruşu geri versem mi şoföre?"...Ama içinden bir ses diyormuş ki "Çok gülünç bir sayı ve şoförün umrunda değil. Otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten... Sadece 20 kuruş onlara bişey yapmaz." İneceği durağa gelince, imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş, inmeden önce şoförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş ve demiş ki: "Paranın üstünü fazla verdiniz." Şoför gülümsemiş ve demiş ki: "Siz camiinin yeni imamısınız değil mi? Aslında uzun zamandır sizi ziyaret etmek istiyordum caminizde, İslam'ı öğrenmek için ve bilerek size fazla para verdim nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim."
İnerken imam artık bacaklarını hissetmiyormuş, yere yığılacakmış, bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış, gözlerinden yaşlar dökülerek gökyüzüne bakmış ve demiş ki: "Allah'ım az daha İslam'ı 20 kuruşa satıyordum!..."
20 Eylül 2010 Pazartesi
Fotoğraf makinesiz olmaz ama...
Efendim,
Uzun bir aradan sonra yine bir blog yazısıyla tekrar aranızdayım. Ben evlenip barklanırken yorum bırakan blog arkadaşlarıma tek tek teşekkürü bir borç bilirim. Arada sağdan soldan internete girip yorumlarınızı okuyordum. Ancak yorumlara yanıt yazacak kadar fırsatım yoktu. En nihayetinde evimize internet bağlattık. Artık ara ara yazılar yazarım.
Evlenmek güzel şey, bekarlara tavsiye ediyor ve "Darısı başlarına!" diyorum, hepsinize hayırlı hayırlı eşler... Artık masalların sonunda gökten üç elma değil üçer beşer eşler düşsünler. Düştükleri yerlerde düğünler dernekler kurulsun, düğün sofraları blog yemekleri kadar güzel görünsün, herkes mutlu mesut hayırlı ömürler sürsün, vesaire vesaire...
Yalnız bir maruzatım var, fotoğraf makinem olmadığı için makine tedarik edene kadar yemek yayınlamak yerine, yapılmış yemekleri deneyip keyfimize bakıcaz. (Not: Aslında -laf aramızda- zaten yemekleri sıcak sıcak acele mideye indirmek varken öncesinde fotoğraflarını çekmek zorunda hissetmek insanı strese boğuyordu. Bahanesiyle böyle bir dertten kurtulmuş oldum.)
Akşama misafirlerimiz var. Onlara Kıbrıs'ta iken Aynur'la pek severek yediğimiz tavuk dolmalarından yapmayı denicem. İnternette benzer bir tarif bulamadım ama zaten hayatımızın yarısı uydurmakla geçtiği için uydurup yapabileceğime inanıyorum. Tavuk bonfilelerinin içine beşamelli bezelyeli maydanozlu... (ve o an içimden ne gelirse) karışımdan koyup, bonfileleri katlayıp sağını solunu dikicem. Üzerine unutmazsam yumuşak olsun diye sütlü tereyağlı sos sürüp folyoya sarıp fırında azıcık pişirip sonra pane harcına bulayıp kızartmayı düşünüyorum. Tabi pişirirken durumlar değişebilir, o başka türlüsünün daha iyi olacağına karar verebilirim. ama sonuçta içi beşamel dolgulu, dışı çıtır paneli tavuk dolmalarım olmasını hayal ediyorum.
Neyse... Çamaşır asmam gerek. Karnımda acıktı. Birşeyler yemeliyim. Markete gidip sufle için çikolata almalıyım.
Tekrar görüşünceye kadar herkese mutlu evlililer efendim :)
Uzun bir aradan sonra yine bir blog yazısıyla tekrar aranızdayım. Ben evlenip barklanırken yorum bırakan blog arkadaşlarıma tek tek teşekkürü bir borç bilirim. Arada sağdan soldan internete girip yorumlarınızı okuyordum. Ancak yorumlara yanıt yazacak kadar fırsatım yoktu. En nihayetinde evimize internet bağlattık. Artık ara ara yazılar yazarım.
Evlenmek güzel şey, bekarlara tavsiye ediyor ve "Darısı başlarına!" diyorum, hepsinize hayırlı hayırlı eşler... Artık masalların sonunda gökten üç elma değil üçer beşer eşler düşsünler. Düştükleri yerlerde düğünler dernekler kurulsun, düğün sofraları blog yemekleri kadar güzel görünsün, herkes mutlu mesut hayırlı ömürler sürsün, vesaire vesaire...
Yalnız bir maruzatım var, fotoğraf makinem olmadığı için makine tedarik edene kadar yemek yayınlamak yerine, yapılmış yemekleri deneyip keyfimize bakıcaz. (Not: Aslında -laf aramızda- zaten yemekleri sıcak sıcak acele mideye indirmek varken öncesinde fotoğraflarını çekmek zorunda hissetmek insanı strese boğuyordu. Bahanesiyle böyle bir dertten kurtulmuş oldum.)
Akşama misafirlerimiz var. Onlara Kıbrıs'ta iken Aynur'la pek severek yediğimiz tavuk dolmalarından yapmayı denicem. İnternette benzer bir tarif bulamadım ama zaten hayatımızın yarısı uydurmakla geçtiği için uydurup yapabileceğime inanıyorum. Tavuk bonfilelerinin içine beşamelli bezelyeli maydanozlu... (ve o an içimden ne gelirse) karışımdan koyup, bonfileleri katlayıp sağını solunu dikicem. Üzerine unutmazsam yumuşak olsun diye sütlü tereyağlı sos sürüp folyoya sarıp fırında azıcık pişirip sonra pane harcına bulayıp kızartmayı düşünüyorum. Tabi pişirirken durumlar değişebilir, o başka türlüsünün daha iyi olacağına karar verebilirim. ama sonuçta içi beşamel dolgulu, dışı çıtır paneli tavuk dolmalarım olmasını hayal ediyorum.
Neyse... Çamaşır asmam gerek. Karnımda acıktı. Birşeyler yemeliyim. Markete gidip sufle için çikolata almalıyım.
Tekrar görüşünceye kadar herkese mutlu evlililer efendim :)
24 Mayıs 2010 Pazartesi
Yirmi senede yapamadığını yirmi saniyede mi yapacaksın?
Şeytan hizmetçi kılığına girmiş ve yirmi sene Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri'nin yanına gidip gelmişti. Bir türlü gönlüne vesvese vermeye, ona istediklerini yaptırmaya muvaffak olamamıştı.
Birgün:
- Ey Üstad! Yoksa siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?
dedi.
Hazreti Cüneyd:
- Sen lanetli İblissin. İlk geldiğin andan beri seni tanıyorum.
buyurdu.
Şeytan:
- Ey Sultanü'l Muhakkikin! Sizin kadar yüksek dereceye ulaşan başka bir büyük zat tanımıyorum. Yirmi senedir size hiçbir isteğimi yaptırmaya muvaffak olamadım.
dedi.
- Defol mel'un! Şimdi de beni kendini beğenme hastalığına düşürerek mahvetmek mi istiyorsun! Yirmi senede yapamadığını yirmi saniyede mi yapacaksın? Yıkıl karşımdan!
diye bağırdı.
...
İnsanın en zayıf damarı "Sensin!" denilerek, koltuğunun altına girmektir. Nice cahil, günahkar, kendisini alim ve faziletli zannederek bu şekilde İslam'a zarar vermiş, verdirilmiştir. Günümüzün de en teklikeli hastalıklarından da birisi budur. Allah bizleri muhafaza eylesin...
(Sakli İnci 'den alıntıdır.)
18 Mayıs 2010 Salı
DOĞA İÇİN ÇAL (Uzun İnce Bir Yoldayım - Divane Aşık Gibi)
Çok hoşuma gitti birilerinin doğa için birşeyler yapması. Hem de böyle güzel şarkılar eşliğinde. İkisini de dinlemenizi tavsiye ederim.
UZUN İNCE BİR YOLDAYIM
DİVANE AŞIK GİBİ
Doğa İçin Çal, bir agaclar.net projesidir.
Dünya'nın hali ortada. Yerküresiyle, atmosferiyle tehlike sinyalleri verip duruyor.
Küresel iklim değişikliği bir dert; seller, taşkınlar, buzulların erimesi, kıyıların denizler tarafından yutulması ihtimali, kuraklık...
Beslenme başka bir dert; besin bulanlar için GDO'lu ürünler, denetimsiz tarımsal ilaçlama, sakıncalı katkı maddeleri... Bulamayanların sorunu karmaşık değil: Sadece açlık! Enerji savaşları, temiz su savaşları... Yani gidişat iyi değil.
En güçlü ya da yoksul olanların büyük çoğunluğu, kendi küçük ya da büyük çıkarını esas alarak, kendini dünyanın merkezine koyarak yaşıyor. Herkesin mazareti var!
Çok şey sadece günü kurtarmaya yönelik.. Doğayı yok sayarak yapılan her şey, geleceğimizi biraz daha belirsizleştiriyor. Komik olan, korunmak doğanın umurunda bile değil. O nasıl olsa, öyle ya da böyle var olacak... Vay bizim halimize...
İklim değişiklikleri, seller, taşkınlar, bunlar dünya kabuk bağladığından bu yana hep var ama son yüz yılın grafikleri öncekilerle benzerlik göstermiyor, kendi elimizle yaptıklarımızın, bu kötü gidişe direkt etkisi var. Önceleri düşe kalka yaşıyorduk, artık kıçımızın üstünde hızla kaymaya başladık. İşin bilimiyle uğraşan herkes bu konuda hem fikir. Çevreci hareketler, bu gidişi durdurulması gerektiğini herkese anlatmaya çalışıyor.
Agaclar.net olarak başından beri işin neresinden tutacağımıza bakıp durduk. Yaptığımız her şeyde bu amacın izi var. Daha neler yapabiliriz?
Doğa sorunlarının evrenselliği, doğanın insanlara mekan ve kaynak oluşuyla, müziğin evrenselliği ve insanların ortak dili oluşu arasındaki bağ, projenin çıkış noktası oldu.
Müzik; yaygın, eneji dolu, durdurup kendini dinleten ya da arka plana geçip çaktırmadan varolan...
Seçtiğimiz parça: "Divane Aşık Gibi" Bilmeyen yok, sevmeyen yok...
Dünyanın çivisini çıkaranlar kadar, bunu seyretmekle yetinenler de benzer biçimde sorumluysa, çözümler bulmak ve uygulamak zorundaysak, her vesile ile hatırlamalı, hatırlatmalıyız.... Hem değişim gerektiğini bilip, hem "Şöyle yap, böyle yap" laflarını dinlemediğimize göre, "ne yapmalıyım" diye düşünmek gerektiğini her dinlediğinde hatırlatan bir müzik işe yarar mı? En azından konunun farkında olanlar için, arka planda fazladan bir vicdan azabı durumu yaratır mı?
"Birlikten kuvvet doğar" mı? Tek tek düşündüğümüz, anlatmaya çalıştıklarımız, hep birlikte, bir ucundan tutarak ortaya konduğunda verdiği enerji artar mı?
Agaclar.net'ten Fırat Çavaş, doğdukları iller farklı, yaşadıkları mekanlar farklı, zevkleri, yaşama bakış açıları farklı 45 müzisyeni, varolan gerçekleri bir kez daha hatırlatmak için bir araya getirdi: Doğa için çal!
"Divane Aşık Gibi" yollarda dolaşmaktan başka, hem mecazda hem de fikirde "Sen yağmur ol, ben bulut, Maçka'da buluşalım" diyoruz.
Yeni başladık, devam edeceğiz...
Sizi de bekleriz!
(Alıntıdır)
(Alıntıdır)
16 Mayıs 2010 Pazar
Allah Bizimle!
Diyelim başınıza istemediğiniz bir olay geldi.
Yıkık, perişansınız.
Kimse ile görüşmek istemiyorsunuz.
Çoğunluk size küsmüş gibi.
Yalnızsınız...
Herkes benden uzak, herkes bana kırgın düşüncesi içinde çöküntü yaşıyorsunuz.
Yalnızlığınızın karanlık mağarasına şu ayet bir güneş gibi doğuyor:
'Rabbin sana ne darıldı, ne de seni bıraktı' (Duha-3)
Kim kırılırsa kırılsın, kim darılırsa darılsın, kim terk ederse etsin.
Rabbim terk etmiyor, kırılmıyor ya, ne gam! ...
Bu ne büyük ferahlık değil mi?...
Başınızda ağır bir dert var.
Sanki hiç bitmeyecek gibi geliyor.
Sanki bu sorun hayatınızın sonunu hazırlıyor gibi.
İşte o an ayet yetişiyor imdada:
'Demek ki, zorluğun yanında bir kolaylık mutlaka var! Zorluğun yanında bir
kolaylık muhakkak var! '(İnşirah-5/6)
Garantiyi veren Allah!...
Hem de ne garanti, her zorlukla beraber bir de kolaylık geleceği 'mutlaka' ifadesi ile
pekiştirilip ikna olalım diye iki kere tekrarlanıyor.
Ayet; kolaylığın zorluk içinde saklı olduğunu, çözümün sorunda gizli olduğunu da fısıldıyor.
Bu manayı duymuş olan Niyazi Mısri (k.s) şöyle demiş:
'Derman aradım derdime, derdim bana derman imiş'
Maddi sıkıntınız hat safhada.
Yoksul düştüğünüzü hissediyorsunuz.
İflas ettiniz...
Sıfırı tükettiniz yani.
Nasıl ayağa kalkarım düşüncesi içinde boğulurken ayet size yeni bir ümit veriyor:
'Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.' (Tevbe-28 )
Bir yakınınız ölümcül hastalıkla yatağa düştü.
Doktorlar fazlaca ümit vermiyorlar.
Çoğu kere onu nasıl teselli edeceğinizi dahi bilemiyorsunuz.
Gerçek ortada iken moral vermeye çalışmak sanki sahte davranmak gibi geliyor size.
Ciddi bir delil olmalı ki hastanıza siz de inanarak moral verebilesiniz.
Eyyub Nebi var Kur'anda.
Hastalıkların, dertlerin en ağırına müptela olmuş ama sıhhate kavuşmuş.
Onun hali size dayanak oluyor:
"Kulumuz Eyyub'u de an, o zaman Rabbine şöyle nida
etmişti: 'Bak bana, meşekkat ve acı ile şeytan dokundu! Ve ona, bütün ailesini ve beraberlerinde bir misli daha tarafımızdan bir rahmet olarak bahşettik ki, temiz akıllılar için bir ibret olsun.'" (Sad-41/43)
Ama yine de bazı şeyleri yediremiyorsunuz kendinize.
Bir tutanak arıyorsunuz. Ayet, el veriyor size:
'Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa o, hakkınızda hayırlıdır. Olur ki, siz bir şeyi seversiniz; ama o, sizin hakkınızda bir fenalıktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.' (Bakara-216)
Rabbimiz Allah, Rasülümüz Muhammed (s.a.v), Kitabımız Kuran, Yolumuz Sırat-ı Müstakim!... Bizden bahtiyarı yok dünyada! ...
Her ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın zafer ve başarı bizim.
Bunu da kafadan söylemiyoruz, Kur'an konuşuyor:
"...Vel Akıbetü lil Muttakin" (Kasas-83)
"...Akıbet (hayırlı son, güzel sonuç) Müttakiler (takvayı kuşananlar, korunanlar, inanca sarılanlar) içindir!..."
"Lillah, livechillah, lieclillah"
"Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız."
Rızası dairesinde hareket ediniz.
(Kardeşimden gelen mailden alıntıdır)
(Kardeşimden gelen mailden alıntıdır)
13 Mayıs 2010 Perşembe
Namazı Bıraktılar...
فَخَلَفَ مِن بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا
إِلَّا مَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَأُوْلَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ شَيْئًا
جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدَ الرَّحْمَنُ عِبَادَهُ بِالْغَيْبِ إِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَأْتِيًّا
“Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler. Ancak tevbe eden, iman eden ve iyi davranışta bulunan kimseler hariçtir. Bunlar, hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın cennete, çok merhametli olan Allah'ın, kullarına gıyaben vâdettiği Adn cennetlerine girecekler. Şüphesiz O'nun vâdi yerini bulacaktır.”
إِلَّا مَن تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَأُوْلَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ شَيْئًا
جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدَ الرَّحْمَنُ عِبَادَهُ بِالْغَيْبِ إِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَأْتِيًّا
“Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler. Ancak tevbe eden, iman eden ve iyi davranışta bulunan kimseler hariçtir. Bunlar, hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın cennete, çok merhametli olan Allah'ın, kullarına gıyaben vâdettiği Adn cennetlerine girecekler. Şüphesiz O'nun vâdi yerini bulacaktır.”
( Meryem sûresi 59-60-61 -Diyanet Vakfı Meali)
Bu ayeti taze taze Saklı İnci 'nin bloğunda gördüm. Herkes okusun istedim. Saklı İnci 'ye bu ayeti aklıma getirdiği için teşekkür ediyorum. Resmi de oradan yürüttüm :)
Sabır ve Şükür
يَا قَوْمِ إِنَّمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا مَتَاعٌ وَإِنَّ الْآخِرَةَ هِيَ دَارُ الْقَرَارِ
«Ey kavmim, bu dünyâ hayatı ancak fânî bir eğlencedir. Âhiret ise O, asıl durulacak yurdun ta kendisidir».
(Mü'min 39 - H. Basri Çantay Meali)
Şu dünya hayatında sahip olduğumuz güzellikten, sağlığa, maharetten, kuvvete, paraya, eşe, dosta, eve, çocuklara kadar herşey gelip geçici ve imtihan vesilesi. Yatıp kalkıp şükretmek lazım. Oysa bizim aklımıza sadece kaybedersek diye korkunca şükretmek geliyor.
Bugün bir kaza geçirsem, ayağımı kesseler... Tepkim ne olurdu acaba? Birden ayaksız kalınca güzelliğimin de pek bir ehemmiyeti olmazdı. Çok gurur duyduğum boyum posum birden anlamsızlaşırdı. Böyle anlık işte herşey. Hiç biri bizim değil.
Allah halimize şükredenlerden eylesin, en kötü durumumuzda bile dünya hayatının geçiciliğini unutturmasın ve bunların birer imtihandan öte birşeyler olduklarının bilinci ile karşılamamızı nasip etsin olayları.
Korkuyorum bazen, herşey bu kadar güzelken iman etmek ne kadar kolay. Dert yok tasa yok, peki ya kötü bir halde olsaydım? O zaman itiraz eden bir kul olur muydum acaba?
Allah hiçbirimizi zor ile imtihan etmesin. Edecekse de bize gerekli sabrı sağlayacak imanı versin.
Rahat yataklarınızda uyuyorsunuz şimdi. Halbuki sabaha kötürüm kalkabilirsiniz. Bu kadar işte, vucudunuzun ve hayatınızın sadece bu kadar sahibisiniz. Gerçek sahibini unutmayın, sabredin ve şükredin.
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ
"Andolsun, sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lutf-ü keremimi) müjdele."
(Bakara 155- Hasan Basri Çantay Meali)
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِّنَ الْخَوفْ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِّنَ الأَمَوَالِ وَالأنفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ
"Andolsun, sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lutf-ü keremimi) müjdele."
(Bakara 155- Hasan Basri Çantay Meali)
12 Mayıs 2010 Çarşamba
Müslümanın Evliliği - Kocanın Ailedeki Görevleri
MÜSLÜMANIN EVLİLİĞİ
"Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır." (2/Bakara, 228).
Hanımını, Rabbinin emâneti olarak alan ve iffetini Allah adına söz vererek helâl edinen koca da, karısına karşı sevgi ve şefkat göstermek, yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek, ona ve yaptığı işlere çirkin dememek, fena söz söylememek, hoş görülü olmak gibi görevlerle mükelleftir. İslâm'ın aile düzenini yaşatmak üzere kocaya tanımış olduğu otorite hakkı, ona kadın üzerinde haksız bir baskı ve zorbalık imkânı vermez. Zira, bu konuda vârid olan âyet ve hadisler, bir anlamda kadının müdâfiisi/avukatı olmak suretiyle İlâhî kaynaklı bir dengeyi temin etmektedir. Yüce Rabbimiz, aile reisliğinin mutlak bir hâkimiyet demek olmadığını açıklayarak şöyle emreder:
"Kadınlarınızla iyi geçinin. Eğer kendilerinden hoşlanmazsanız, olabilir ki, bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır takdir etmiş olur." (4/Nisâ, 19).
Anlayışlı ve şefkatli bir eş olmanın en güzel örneklerini sunan Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Bir mü'min, mü'mine hanıma buğz etmesin. Onun bir huyunu beğenmezse, başka bir huyunu beğenir." (Müslim, Radâ 61; Müsned II, 329)
"Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en hayırlı olanlarınızdır."
"Kadınlarınıza karşı hayırlı olmayı birbirinize tavsiye edin." (Müslim, Radâ 62; Tirmizî, Radâ 11)
"Kadınlarınız konusunda Allah'tan korkun. Çünkü siz onları Allah'tan emânet olarak aldınız." (Ebû Dâvud, Menâsik 56; İbn Mâce, Menâsik 84)
Erkek, gözünü harama bakmaktan, ırzını ve namusunu zina yapmaktan koruyacaktır (Bkz. 24/Nûr, 30; 70/Meâric, 29-30).
Erkeğin bu hareketi, kendini haram işlemekten koruduğu gibi; karısının hukukuna da riâyetin bir gereği olmaktadır.
Erkeğin bu hareketi, kendini haram işlemekten koruduğu gibi; karısının hukukuna da riâyetin bir gereği olmaktadır.
"Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler, kadınlar üzerinde kavvâmdırlar. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır." (4/Nisâ, 34).
Âyette geçen "kavvâm" kelimesini 'hâkim' diye tercüme etmek yanlıştır. Eğer Allah'ın muradı bu olsaydı, yine Arapça olan "hâkim" kelimesini kullanırdı; ama "kavvâm" kelimesini kullanmış. Bu kelime, Türkçedeki kayyim kelimesiyle aynı köktendir. Kayyim, tayin edildiği kurumu keyfine göre yönetmez. Hakimin gösterdiği doğrultuda yönetir. İşte evi üzerinde "kavvâm" olan erkek de aileyi kendi keyfine göre yönetemez; Allah'ın koyduğu kuralları yürürlükte kılar. Erkekler, kadınların kavvâmı, yani Allah'ın hükümleri çerçevesinde onların yöneticisi ve koruyucusudur.
Kayıtsız şartsız hâkimiyet, ancak Allah'ındır (12/Yûsuf, 40).
Ailede uyulması gereken İlâhî kurallara muhatap olmada kadınla erkek eşit statüye sahiptir. Ailede Allah'ın koyduğu kuralları yürürlükte kılma yetkisi kocaya verilmiştir. Evin reisi, Allah'ın koyduğu kurallara göre aileyi yönetecek ve Allah'ın hükmüne zıt bir emir ve yasak koymayacaktır. Eğer İlâhî emir ve yasakları çiğneyen bir istekte bulunursa, hanım bu isteğe itaat etmeyecektir.
"Allah'a isyanı emreden kişiye itaat olunmaz." (Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, Cihad 40).
Kadının kocasına itaati, mutlak değil; helal ve meşrû konularda, Allah'ın hükmü doğrultusundadır ve itaat, daha çok kocanın cinsî konulardaki istekleriyle ve temel dinî hususlarla ilgili olarak değerlendirilmelidir.
Her konuda İslâm'la câhiliyye arasında büyük farklar vardır. İslâm, vahiy kaynağından ilham almayan kanunlar ve geleneklerden farklı olarak aile kurumunu değerlendirir. Aileyi, içinde Allah'a ibâdet edilen bir mâbed olarak tanıtır. Öyle mâbed ki, orada yapılan her müsbet iş, ibâdettir. Erkeğin, ailesinin nafakasını temin etmesi, hanımına ve çocuklarına şefkat göstermesi büyük bir ibâdet olarak vasıflandırıldığı gibi; kadının itaati, sevgi dolu bir bakışı da bir ibâdet olarak takdim edilmiştir. En doğal bir davranış olan cinsî ilişkiler dahi, hayırlı bir amel, yani bir sevap olarak kabul edilmiştir. Hele çocuk dünyaya getirmek ve o çocukları İslâm'ın istediği gibi güzel terbiye ile yetiştirmek, çok büyük ecir ve mükâfatla karşılık verilecek olan büyük bir ibâdettir.
10 Mayıs 2010 Pazartesi
İslamın Işığında Dini Etkinliği 3 - Çocuk Eğitimi
"Kim demiş ki çocuk küçük bir şeydir,
Bir çocuk belki en büyük şeydir!" (A. Hamit Tarhan)
tarafından hazırlanan
İSLAM'IN IŞIĞINDA
isimli etkinliğimize vereceğiniz destekler için şimdiden çok teşekkürler.
Biz düşündük ki, hepimiz sayfalarımızda
"İslamda Çocuk Eğitimi"
hakkında yazılar yazıp yayınlarsak, hem hep birlikte yeni ayetler, hadisler, dualar öğreniriz,
hem de bilgilerimiz tazelenir.
10 MAYIS - 25 MAYIS
tarihleri arasında
"ÇOCUK EĞİTİMİ" konulu etkinliğimize
ev sahibeliği yapacak.
Sayfanızda yazınızı yayınlayıp başına
-İslam'ın Işığında-
yazıp haber vermeniz yeterlidir.
Ayrıca bu etkinliğe isteyen herkes katılabilir,
davetiye götüremediğimiz arkadaşlarımız lütfen kusura bakmasınlar.
Etkinliğimize herkes davetlidir...
Sevgiler
Bir İnsan Olarak Hz. Muhammed (SAV)
...
Hz Muhammed (SAV) övülmekten samimi bir rahatsızlık duyar, "Beni övmekte ileri gidip Hristiyanların İsa karşısında düştükleri duruma düşmeyin" der ve ekler " Siz benim için sadece Allah'ın kulu ve elçisi deyin"
...
Hz Muhammed (SAV)'nin evine giden arkadaşları, O'nu tek başına evinin duvarını tamir ederken görürler. Kendi devesini kendi tımar eder, kişisel işlerini hiç kimseye buyurmaz, yük olmak istemez. Bu açıdan bakıldığında, O'nun yaşama prensibi "İnsanlar arasında insanlardan bir insan olarak yaşamaktır"tır.
...
EV İŞLERİNDE
Vefatından sonra, eşi ve bütün inananların annesi Hz Aişe'ye sorarlar:
-Allah'ın Elçisinin evdeki hali nasıldı?
Hz Aişe cevaplar:
-O, kendi işini kendi görmekten hoşlanırdı. Arkadaşları bütün işini yapmaya hazır olmalarına rağmen bunu istemezdi. Evdeyken elbiselerini yamar, evi süpürür, keçileri sağar, develeri bağlar ve yemlerini verirdi. Ayrıca, ayakkabılarını ve delik su kırbalarını tamir eder, hizmetçilere de yardım ederek onlarla birlikte hamur yoğururdu. Çarşıdan yiyeceğini kendi taşır, birisi "Ey Allah'ın Elçisi! İzin ver ben taşıyayım" dediğinde, "Her mümin, taşıyabiliyorsa kendi yükünü kendi taşısın" derdi.
...
BEN DE ODUN TOPLAYAYIM
Bir yolculuktadırlar... Yemek için mola verilir. Arkadaşlarının her biri bir görev üstlenir. Hz Muhammed (SAV) de
"Ben de ateş için odun toplayayım" der.
Arkadaşları önüne geçmek isterler
"Ey Allah'ın Elçisi! Siz dinlenin, biz o işi de görürüz."
Hz Muhammed (SAV) bütün ciddiyetiyle cevaplar:
"Gerçekten bunu isteyerek yapacağınızı biliyorum. Ancak ben bir topluluk içinde ayrıcalıklı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam. Bunu Allah da sevmez." Ve odunları toplamaya koyulur.
(Afzolur Rahman, Siret Ansiklopedisi (I), shf 63)
DOĞRUYU SÖYLEYİN
Bazı müslüman genç kızlar "Bizim aramızda öyle bir peygamber var ki, yarın ne olacağını bilir" dizelerini içeren bir ilahi söylemektedirler. Bunu duyan Hz. Muhammed (SAV), kızları uyarır:
-İlle de birşey söyleyecekseniz, doğruyu söyleyin.
(Kaynak: M. Fethullah Gülen, a.g.e. (II), shf 123)
ARKADAŞ SAKİN OL
Yeni müslüman olmuş ve kendisini ilk kez görecek bir göçebe arap heyecanından karşısında titremektedir. Hz Muhammed (SAV):
"Arkadaş" der, "Sakin ol. Ben kral değilim. Kureyş kabilesinden kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum"
(M. Yusuf Kandehlevi, a.g.e. (III), shf 153)
DÜNYADAN KONUŞTUĞUMUZDA
Önde gelen vhiy yazıcılarından Sabit oğlu Zeyd anlatmaktadır:
"Ben hz Muhammed (SAV)'in komşusu idim. Ona vahiy indiği zaman bana haber gönderirdi. Ben de, gider vahyi yazardım. Biz onun yanında dünyadan konuştuğumuzda o da dünyadan, ahiretten konuştuğumuzda o da ahiretten, yemekten konuştuğumuzda o da yemekten konuşurdu. Demek istiyorum ki bize uymakta ve bizim seviyemize inmekteydi."
(M. Yusuf Kandehlevi, a.g.e. (III), shf 123)
SİZ BENDEN DAHA GÜÇLÜ DEĞİLSİNİZ
İslam'ın ilk büyük meydan savaşı Bedir'e doğru yol alınmaktadır. Deve azdır, ancak üç kişiye bir tane düşer ve sırayla binilir. Hz Muhammed(SAV)'le aynı deveyi paylaşan arkadaşları kendi haklarından gönüllü olarak vazgeçerler. O'nun binmesini isterler. O ise kabul etmez:
"Siz" der, " Benden daha güçlü değilsiniz. Kaldı ki ben de sizin kadar sevap kazanmaya muhtacım."
(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu's- SAhabe (III), shf 219)
Hz Muhammed (SAV) övülmekten samimi bir rahatsızlık duyar, "Beni övmekte ileri gidip Hristiyanların İsa karşısında düştükleri duruma düşmeyin" der ve ekler " Siz benim için sadece Allah'ın kulu ve elçisi deyin"
...
Hz Muhammed (SAV)'nin evine giden arkadaşları, O'nu tek başına evinin duvarını tamir ederken görürler. Kendi devesini kendi tımar eder, kişisel işlerini hiç kimseye buyurmaz, yük olmak istemez. Bu açıdan bakıldığında, O'nun yaşama prensibi "İnsanlar arasında insanlardan bir insan olarak yaşamaktır"tır.
...
EV İŞLERİNDE
Vefatından sonra, eşi ve bütün inananların annesi Hz Aişe'ye sorarlar:
-Allah'ın Elçisinin evdeki hali nasıldı?
Hz Aişe cevaplar:
-O, kendi işini kendi görmekten hoşlanırdı. Arkadaşları bütün işini yapmaya hazır olmalarına rağmen bunu istemezdi. Evdeyken elbiselerini yamar, evi süpürür, keçileri sağar, develeri bağlar ve yemlerini verirdi. Ayrıca, ayakkabılarını ve delik su kırbalarını tamir eder, hizmetçilere de yardım ederek onlarla birlikte hamur yoğururdu. Çarşıdan yiyeceğini kendi taşır, birisi "Ey Allah'ın Elçisi! İzin ver ben taşıyayım" dediğinde, "Her mümin, taşıyabiliyorsa kendi yükünü kendi taşısın" derdi.
...
BEN DE ODUN TOPLAYAYIM
Bir yolculuktadırlar... Yemek için mola verilir. Arkadaşlarının her biri bir görev üstlenir. Hz Muhammed (SAV) de
"Ben de ateş için odun toplayayım" der.
Arkadaşları önüne geçmek isterler
"Ey Allah'ın Elçisi! Siz dinlenin, biz o işi de görürüz."
Hz Muhammed (SAV) bütün ciddiyetiyle cevaplar:
"Gerçekten bunu isteyerek yapacağınızı biliyorum. Ancak ben bir topluluk içinde ayrıcalıklı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam. Bunu Allah da sevmez." Ve odunları toplamaya koyulur.
(Afzolur Rahman, Siret Ansiklopedisi (I), shf 63)
DOĞRUYU SÖYLEYİN
Bazı müslüman genç kızlar "Bizim aramızda öyle bir peygamber var ki, yarın ne olacağını bilir" dizelerini içeren bir ilahi söylemektedirler. Bunu duyan Hz. Muhammed (SAV), kızları uyarır:
-İlle de birşey söyleyecekseniz, doğruyu söyleyin.
(Kaynak: M. Fethullah Gülen, a.g.e. (II), shf 123)
ARKADAŞ SAKİN OL
Yeni müslüman olmuş ve kendisini ilk kez görecek bir göçebe arap heyecanından karşısında titremektedir. Hz Muhammed (SAV):
"Arkadaş" der, "Sakin ol. Ben kral değilim. Kureyş kabilesinden kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum"
(M. Yusuf Kandehlevi, a.g.e. (III), shf 153)
DÜNYADAN KONUŞTUĞUMUZDA
Önde gelen vhiy yazıcılarından Sabit oğlu Zeyd anlatmaktadır:
"Ben hz Muhammed (SAV)'in komşusu idim. Ona vahiy indiği zaman bana haber gönderirdi. Ben de, gider vahyi yazardım. Biz onun yanında dünyadan konuştuğumuzda o da dünyadan, ahiretten konuştuğumuzda o da ahiretten, yemekten konuştuğumuzda o da yemekten konuşurdu. Demek istiyorum ki bize uymakta ve bizim seviyemize inmekteydi."
(M. Yusuf Kandehlevi, a.g.e. (III), shf 123)
SİZ BENDEN DAHA GÜÇLÜ DEĞİLSİNİZ
İslam'ın ilk büyük meydan savaşı Bedir'e doğru yol alınmaktadır. Deve azdır, ancak üç kişiye bir tane düşer ve sırayla binilir. Hz Muhammed(SAV)'le aynı deveyi paylaşan arkadaşları kendi haklarından gönüllü olarak vazgeçerler. O'nun binmesini isterler. O ise kabul etmez:
"Siz" der, " Benden daha güçlü değilsiniz. Kaldı ki ben de sizin kadar sevap kazanmaya muhtacım."
(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu's- SAhabe (III), shf 219)
Gönderen
humeyra
zaman:
09:43
1 yorum
Etiketler:
Güzel Şeyler,
Kitap Tanıtımı,
Peygamberimiz Hz Muhammed
3 Mayıs 2010 Pazartesi
DAN the MAN
Gülümseyerek izleyeceksiniz. Oyunlarda hep prenses kurtulunca hikaye biter ya, burada devam ediyor. İzleyin de görün.
27 Nisan 2010 Salı
Avustralyalı Gencin Müslüman Oluş Hikayesi
Herkesin izlemesi gerekli diye düşündüm. Öyle güzel anlatıyor ki adam.
Bölüm 1
Bölüm 2
Bölüm 1
Bölüm 2
24 Nisan 2010 Cumartesi
Kül Kedisinin Son Kararı (Ve Aşk Evliliğin Ellerinden Tuttu)
Güzeller güzeli, güzel kalpli, hoş endamlı, güzel bakışlı, latif ruhlu kız merdivenin başına geldiğinde, kralın adamlarını gördü.
Tahmin ettiği gibi, ayakkabısının teki adamların birinin elindeydi. Adamların yüzlerinden bıkkınlık ve yorgunluk okunuyordu. Üvey kız kardeşlerinin hayal kırıklığını tahmin etmekte hiç zorlanmadı. Üvey annesinin gözlerindeki çaresizlik evi buza kesmişti.
Beyaz bir kelebek gibi süzüldü merdivenlerden. Evde ilk defa ciddiye alınıyordu. Ayağını usulca uzattı. Kristal ayakkabı hiç itirazsız kabul etti ayağını. Kralın adamlarının gözleri parladı, derin bir nefes aldılar. Nihayet her kıza ayakkabı giydirmek gibi garip bir işten kurtulmuşlardı. Bundan böyle olur olmadık kaprislere katlanmak zorunda değillerdi. Beklendiği gibi, kül kedisi ayakkabının diğerini almak üzere tekrar merdivenlere koştu. Ayakkabının ayağına olmasının tesadüf olmadığını ispatlamak istiyordu. Çatı katındaki pejmürde odasına vardığında heyecandan nefes nefeseydi. Elbiselerini koyduğu sandığın altına eğilip ayakkabıyı aldı, tozlarını sildi. Ayakkabının parıltısında güzel yüzü göründü. İri kara gözleri, lâl dudakları ve heyecandan al al olmuş yanaklarıyla bir kez daha ne kadar güzel yaratıldığını hatırladı. Birkaç gece önce kendisini prense güzel göstermek için ter döken peri boş yere uğraşmıştı. Güzel görünmek için güzel elbiseler, gösterişli arabalar, pahalı takılar içinde olmak zorunda değildi, aslında. Güzelliğini böylesine sade ve doğal biçimde fark edemez miydi prens? O akşam yaşadığı telaşı hatırladı. Neredeyse kocaman bir hayal kırıklığı ile kalıverecekti sevgili perisi yetişmeseydi.
Ya yetişemeseydi? Bir ülkeyi yönetenler bir genç kızın üvey annesinden, sevimsiz ve çirkin kız kardeşlerinden bunca yıl zulüm görmesinden nasıl habersiz kalabilirdi? Kim bilir daha nice kül kedisi vardı ülkede? Kim bilir daha kaç tanesi o gösterişli baloya gelmenin bir yolunu bulamadığı için, itildikleri tavan aralarında gözleri yaşlı ağlayıp duruyorlardı. Hem sonra, bir ülkede ezilen biri sadece güzel olduğu için mi ezilmekten kurtulmuş olacaktı? Pekâlâ, dış görünüşü barbi bebek güzelliğinde olmadığı halde, göğsünde güzeller güzeli bir kalp taşıyan bir genç kız da kurtarılmayı hak etmiş olamaz mıydı? Anlaşılan o ki, baloya gelmeyenler prensin ve ailesinin umurlarında değildi. Kendisini baloda ispatlayanlar ancak kurtulabiliyordu.
Kristal ayakkabı elinden kayıverdi. Tutmak için davrandı ama geç kalmıştı. Ayakkabı tuzla buz oldu. Ya öbürü de kırılırsa, prense nasıl inandırırdı sevdiği kız olduğunu? Bir taraftan da vicdanı, iyi ki kırıldı diye fısıldıyordu. Ben niye ispatlamaya çalışıyormuşum sevdiği kız olduğumu? Gerçekten sevenler, sevdiklerini ayakkabısından değil gözlerinden tanırlardı. Genç bir hanım olduğunu hatırladı. Ağırdan alması lazım değil miydi? Neden hevesle diğer ayakkabıyı almak üzere koşmuştu ki? Kendinden utandı. Sağlam kalan ayakkabıyı çıkardı, hırsla yere çaldı. O da tuz buz oldu.
Prensin adamları yukarıdan gelen seslere anlam veremiyordu. Üvey annesi bir şeylerin yanlış gittiğini anlamıştı. İçinde giderek büyüyen derin pişmanlık nihayet patladı. Her şey bir anda olup bitti. Bunca yıldır iyiliğini görüp bir türlü şefkat göstermediği üvey kızına derin bir şefkatle bağlandı. Bir anda, kocaman ve kanayan bir ana yüreği konuldu göğsüne. Yerinden fırladı. Kül kedisini hıçkıra hıçkıra ağlarken buldu. Ayakları kan içindeydi. Ayaklarının kanamasına aldırış etmeden kül kedisine doğru koştu. Kucakladı. O da bunca yıldır kızının sevgisini fark edemeyişine ağladı.
Bir ara sustu kül kedisi. Üvey annesinin ilk defa tanık olduğu sıcak bakışlarından cesaret aldı. "İyi ama, ben sadece bir ayakkabı ayağıma denk geldiği için mi prenses olacağım?" Prensin bu kadar basit bir gerekçeyle kendine eş seçmesine şaşırmıştı. "Ya, kazara ayakkabı bir başkasına olsaydı, beni gözden çıkarmış mı olacaktı?" Üvey anne, yerden birkaç cam parçasını alıp gösterdi. "Bunlar hemen kırılıyor" dedi. "Hiç kırılmayacak bir gerekçesi olmalı insanın. Evleneceğin kişi prens de olsa, fark etmez. Seni ayakkabı ayağına oldu diye eş seçen biri, sana ne kadar sadık kalabilir ki? Ya başka bir baloda sarayın merdivenlerinde bir başka ayakkabı teki bulursa?"
Kralın adamları ve üvey kız kardeşler aşağıda sabırsızlıkla kül kedisinin dönüşünü beklediler. Adamlar saraya elleri boş döndü. Ne camdan ayakkabı vardı ellerinde, ne de güzeller güzeli kül kedisi.
Diğer taraftan kül kedisi üvey annesinin derin bir pişmanlık duyup kendisini yeniden sevmesine çok sevindi. Kız kardeşleri de bunca yıl yaptıkları için kül kedisinden özür dilediler. Bir daha saraya gidip burnu havada zenginlerin ve soyluların arasına karışmayacaklarına söz verdiler. Kardeş kardeş yaşadılar. Yaşadıkları köyde, üvey annelerin ve üvey kardeşlerin ille de kötü olacağı yargısı unutuldu gitti.
Saraydan gelen dedikodulara göre, prens birkaç gün kül kedisini sayıklamış durmuş. Oğullarının üzüntüsüne dayanamayan kral ve kraliçe de pek mahzun oldular. Ama oralarda ve masallarda adet olduğu üzere, bir türlü saraylarından çıkıp halkın arasına karışmayı akıl edemediler. Çok geçmedi; prens de kül kedisini unuttu. Annesi "Sana kız mı yok oğlum?" deyip teselli etmeye çalıştı prensi. Prens ne yazık ki teselli oldu.
Bu tatlı yazıyı okuduğum bir kitaptan alıntıladım. Kitabın adı "Ve Aşk Evliliğin Ellerinden Tuttu." Yazarı Senai Demirci.
Benim de bu yazıya eklemek istediğim bir kaç cümlem var:
Kadın olsun erkek olsun, eş seçimi bir insanın en çok dikkat edeceği şeylerden biridir herhalde ömrümde. Çünkü belirli özelliklerinden dolayı seçilen kişi ile koskoca bir hayat paylaşılacaktır, hedef "ölünceye kadar"dır ve hatta "öldükten sonra ahiret hayatı"dır.
Kadın olsun erkek olsun, eş seçimi bir insanın en çok dikkat edeceği şeylerden biridir herhalde ömrümde. Çünkü belirli özelliklerinden dolayı seçilen kişi ile koskoca bir hayat paylaşılacaktır, hedef "ölünceye kadar"dır ve hatta "öldükten sonra ahiret hayatı"dır.
ادْخُلُوا الْجَنَّةَ أَنتُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ تُحْبَرُونَ
"Sürûr ve ikram a müstağrak olduğunuz halde siz de, (mü'min) zevceleriniz de girin cennete." (Zuhruf 70 - H. B. Çantay Meali)
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالمَلاَئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِم مِّن كُلِّ بَابٍ
سَلاَمٌ عَلَيْكُم بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ
"(Ki o sonuç) Adn cennetleridir. Onlar — atalarından, zevcelerinden, zürriyyetlerinden salâh erbabı olanlar da beraber olmak üzere — oralara girecekler, melekler de her bir kapıdan onların yanına sokulacaklar (ve şöyle diyeceklerdir:)
«Sabrettiğiniz şeylere mukaabil sizlere selâm (ve selâmet). Dâr (-i dünyân)ın en güzel sonucudur bu»!" (Rad 23-24 - H.B. Çantay Meali)
Peygamber Efendimiz (SAV), "Kişi sevdiği ile beraberdir" diyor. (Buhari, Fazilet-i Ashab-ı Nebi, 6; Müsned, 3/227)
Öyleyse eş seçerken, sevdiğimizle cennette de beraber olabilmek için, eşimizin sadece yüzünün güzelliğine değil, imanına, iç güzelliğine de bakmamız gerekir. Külkedisi masalının ilk versiyonu gibi masallara kanmamak gerek. Diziler, filmler de yine hep insanı aynı yanlışa özendicerek nitelikte. Ön planda hep güzellik var. Yeşilçam filmlerini hatırlarsınız, kadın köyden gelir, altın gibi kalbi vardır, ama erkeğin umrunda olmaz, kadın süslenir, birden erkek aşık olur. Böyle midir peki doğrusu? Kadının güzel haline aşık olan o erkek, yarın kadın yaşlandığında hala aynı kadını sevecek mi ki? Ya daha güzel bir kadına rastlarsa? Ya da günümüzden bir diziyi ele alalım. Aşk-ı Memnu da Adnan, Bihter'in güzel yüzüne vurulup onla evlenir, Bihter de onu rezil rüsva eder.
"Yüce Allah, bir kadınla mal varlığından dolayı evlenen bir kimseyi kendi haline bırakır. Bir kadınla yalnızca güzelliğinden dolayı evlenen bir kimse, kadında hoş olmayan şeyler görecektir. Bir kadınla dindarlığından dolayı evlenen bir kimse için, yüce Allah bütün özellikleri bir araya getirecektir." (Vesail: c.14, s. 31)
“Ahlakı ve dini güzel olan bir kimseyle evlenin. Eğer böyle yapmazsanız büyük bir fesat ve fitne ortaya çıkacaktır.” (Vesail: C.14, S. 51)
Eş seçerken dikkat edin. İlk kıstaslarınız dini ve kalbi olsun. Hayırlı günler, mutlu evlilikler :)
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ آبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالمَلاَئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِم مِّن كُلِّ بَابٍ
سَلاَمٌ عَلَيْكُم بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ
"(Ki o sonuç) Adn cennetleridir. Onlar — atalarından, zevcelerinden, zürriyyetlerinden salâh erbabı olanlar da beraber olmak üzere — oralara girecekler, melekler de her bir kapıdan onların yanına sokulacaklar (ve şöyle diyeceklerdir:)
«Sabrettiğiniz şeylere mukaabil sizlere selâm (ve selâmet). Dâr (-i dünyân)ın en güzel sonucudur bu»!" (Rad 23-24 - H.B. Çantay Meali)
Peygamber Efendimiz (SAV), "Kişi sevdiği ile beraberdir" diyor. (Buhari, Fazilet-i Ashab-ı Nebi, 6; Müsned, 3/227)
Öyleyse eş seçerken, sevdiğimizle cennette de beraber olabilmek için, eşimizin sadece yüzünün güzelliğine değil, imanına, iç güzelliğine de bakmamız gerekir. Külkedisi masalının ilk versiyonu gibi masallara kanmamak gerek. Diziler, filmler de yine hep insanı aynı yanlışa özendicerek nitelikte. Ön planda hep güzellik var. Yeşilçam filmlerini hatırlarsınız, kadın köyden gelir, altın gibi kalbi vardır, ama erkeğin umrunda olmaz, kadın süslenir, birden erkek aşık olur. Böyle midir peki doğrusu? Kadının güzel haline aşık olan o erkek, yarın kadın yaşlandığında hala aynı kadını sevecek mi ki? Ya daha güzel bir kadına rastlarsa? Ya da günümüzden bir diziyi ele alalım. Aşk-ı Memnu da Adnan, Bihter'in güzel yüzüne vurulup onla evlenir, Bihter de onu rezil rüsva eder.
"Yüce Allah, bir kadınla mal varlığından dolayı evlenen bir kimseyi kendi haline bırakır. Bir kadınla yalnızca güzelliğinden dolayı evlenen bir kimse, kadında hoş olmayan şeyler görecektir. Bir kadınla dindarlığından dolayı evlenen bir kimse için, yüce Allah bütün özellikleri bir araya getirecektir." (Vesail: c.14, s. 31)
“Ahlakı ve dini güzel olan bir kimseyle evlenin. Eğer böyle yapmazsanız büyük bir fesat ve fitne ortaya çıkacaktır.” (Vesail: C.14, S. 51)
Eş seçerken dikkat edin. İlk kıstaslarınız dini ve kalbi olsun. Hayırlı günler, mutlu evlilikler :)
22 Nisan 2010 Perşembe
"İslamın Işığında" Dini Etkinliği 2 - Aşk ve Evlilik
"Evleniniz, çoğalınız. Çünkü ben kıyamet gününde sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim."
( Hadis-i Şerif )
humeyraninyeri.blogspot.com
( Hadis-i Şerif )
humeyraninyeri.blogspot.com
gelibolu17.blogspot.com
tarafından hazırlanan
tarafından hazırlanan
İSLAM'IN IŞIĞINDA
isimli etkinliğimize vereceğiniz destekler için şimdiden çok teşekkürler.
Biz düşündük ki, hepimiz sayfalarımızda
"İslamda Aşk ve Evlilik"
hakkında yazılar yazıp yayınlarsak, hem hep birlikte yeni ayetler, hadisler, dualar öğreniriz,
"İslamda Aşk ve Evlilik"
hakkında yazılar yazıp yayınlarsak, hem hep birlikte yeni ayetler, hadisler, dualar öğreniriz,
hem de bilgilerimiz tazelenir.
22 NİSAN - 9 MAYIS
yani ben ev sahibeliği yapacağım.
Sayfanızda yazınızı yayınlayıp başına
-İslam'ın Işığında-
-İslam'ın Işığında-
yazıp bana haber verirseniz yazınızı zevkle sayfamda yayınlarım.
Ayrıca bu etkinliğe isteyen herkes katılabilir,
davetiye götüremediğimiz arkadaşlarımız lütfen kusura bakmasınlar.
Etkinliğimize herkes davetlidir...
Sevgiler
Not: İslamda aşk, günümüz gençlerinin yaşadıkları 3 günlük flörtlerle karıştırılmasın. Aşk, sevilene duyulan yoğun duygulardır. Meşru birine hissedilirse, aşk güzeldir. Eşe duyulan yoğun duygularsa, aşk güzeldir. Meşru olmayan birine hissedildiğinde ise, aşk bir imtihan olur. Kendini haramdan koruyan kazanır, iffetini koruyan kazanır.
Ayrıca bu konuyu seçerken belki birileri de bu flört mevzusunu konu edinip yanlışlığından bahseder diye de düşünmüştüm. Konumuz Aşk ve Evlilik. Flörtten tutun da ayrılıklara kadar, aşkın sınırlarının İslama göre ne olduğuna, intihara sürükleyen hastalıklı aşkın İslamda yanlışlığına kadar, evliliğin getirilerine, güzelliğine, kurallarına, eşlerin birbirlerine olan tutumlarına kadar islama uyan ve uymayan nelerdir, bunları yazmanızı arzu etmiştim. Böylece insanlar da okur ve öğrenir diye umuyorum.
Eleştiri yazınız varsa onları da yazın. Maksat beraberce öğrenmek. "Meşru aşk"ın yanlışlığına dair bir kaynak gösterirseniz, yanlış bir fikre kapılıyorsam hemen değiştirmeye hazırım. Çünkü bu etkinliği Gelibolu17 arkadaşımla, beraber öğrenelim diye yapıyoruz.
Ayrıca bu konuyu seçerken belki birileri de bu flört mevzusunu konu edinip yanlışlığından bahseder diye de düşünmüştüm. Konumuz Aşk ve Evlilik. Flörtten tutun da ayrılıklara kadar, aşkın sınırlarının İslama göre ne olduğuna, intihara sürükleyen hastalıklı aşkın İslamda yanlışlığına kadar, evliliğin getirilerine, güzelliğine, kurallarına, eşlerin birbirlerine olan tutumlarına kadar islama uyan ve uymayan nelerdir, bunları yazmanızı arzu etmiştim. Böylece insanlar da okur ve öğrenir diye umuyorum.
Eleştiri yazınız varsa onları da yazın. Maksat beraberce öğrenmek. "Meşru aşk"ın yanlışlığına dair bir kaynak gösterirseniz, yanlış bir fikre kapılıyorsam hemen değiştirmeye hazırım. Çünkü bu etkinliği Gelibolu17 arkadaşımla, beraber öğrenelim diye yapıyoruz.
ETKİNLİK YAZILARI:
Yazı no: 8
Gönderen: Nasibim
Nasibim arkadaşıma bu güzel yazısı için çok teşekkür ediyorum.
Evlilik, Evcilik Oyunu Değildir...
humeyraninyeri.blogspot.com
gelibolu17.blogspot.com
tarafından hazırlanan
İSLAM'IN IŞIĞINDA ETKİNLİĞİ YAZISI İÇİN
Aile, bir çocuk yapma fabrikası değildir; o, toplumun en hayâtî bir parçası ve milletin de ilk nüvesidir. Dolayısıyla da o, ne bir kuluçka makinesi, ne de cismânî arzuların tatmin vasıtasıdır. O, kutsal bir müessesedir. Kutsiyetin en belirgin çizgisi de nikâhtır.
Belli prensipler çerçevesinde, meşrû bir akitle çiftlerin bir araya gelmesine nikâh denir ki; bu hedefi, gayesi belli bir anlaşmadır. Allah, nikâh prensipleri içinde olmayan bir araya gelmelere "sifah" ve "zina" nazarıyla bakar.
Din, "nikâh" adı altında böyle bir meşrû birleşmeyi iyi bir milletin temeli, rüknü, esası kabul eder. Ancak, meşrû birleşmeler bile bir gayeye bağlıdırlar. Maksatsız, gayesiz, gelişigüzel evlilikler meşrû sınırları zorlayacağından, bir Müslüman bu konuda oldukça hassastır. Evet, izdivaçtaki hedef, Allah'ı hoşnut ve Resûlullah'ı memnun edecek bir neslin yetiştirilmesi olmalıdır.
Hedefi ve gayesi olmayan izdivaçlar, niyetsiz ameller gibi bereketsizdirler. Gaye olmayınca bazen dinine-diyanetine bakılmadan hiç tanınmayan birisiyle sırf boyuna posuna bakılarak evliliğe benzeyen bir araya gelmeler uhrevî derinliğinin olmaması yanında çok defa imtizaçsızlıklar ve geçimsizliklerle sonuçlanır.
"Gayeli izdivaç", enine-boyuna düşünülerek, hissin yanında aklî-mantıkî olan izdivaçtır. Ve evlenmede "maksat" düşünülerek hareket edildiğinden ailede huzur vardır. Neticesi düşünülmeden ve bir gaye gözetilmeden yapılan evliliklerin neticesinde ise değişik sıkıntılar söz konusudur. Böyle bir yuvada, aile fertleri sürekli huzursuzluk yaşarlar.
Din, bir taraftan evlenmeyi meşrû kılıp onu teşvik ederken diğer taraftan da meseleyi gaye ile sınırlandırmaktadır. Zaten insanın her işinde ve davranışında bir gaye olmalıdır ki, teşebbüs ve atılımlarında da kararlı olabilsin ve o hedefe ulaşmaya çalışsın. Şayet o bir gaye gözetmiyorsa, mesaisini de tanzim edemez ve hiçbir zaman hedefe ulaşamaz.
Herkes mutlaka evlenmeli midir?
Din, izdivaç konusuna, tahminlerin üstünde önem verir. Buna paralel olarak İslâm fıkıhçıları da nikâhı mühim bir mesele olarak ele almış, konuyla alâkalı ciltlerle kitap yazmış ve hassasiyetle üzerinde durmuşlardır. İzdivaç veya nikâh meselesini farz, vacip, sünnet, haram, mekruh kategorilerinde mütalâa etmiş ve biraz da şahısların özel durumuna bağlamışlardır. Bu, şu demektir: Herkes gelişigüzel evlenemez; bir seviyeye gelen insan evlenme mecburiyetinde; hatta bazı kimselerin evlenmesi vacip iken; bir başka vaziyetten ötürü bir diğerinin evlenmesi mekruhtur.
Binaenaleyh, bunları hiç hesaba katmadan, sadece cismânî durumu nazar-ı itibara alarak izdivaç yapan bir insanın, ileride cemiyete yararlı bir aile veya bir çocuk kazandıracağı da şüphelidir.
İslâm hukukçularından Hanefiler ve Malikiler, bu konuda birbirlerine yakın sayılırlar; aradaki farklı düşünceler teferruata aittir. Bu büyük İslâm hukukçularının tespitleri ile arz edecek olursak, nikâhla alâkalı, ana hatlarıyla aşağıdaki gibi bir tasnif ortaya çıkar.
1) Farz olan evlilik
Zinaya düşme ve haram irtikâp etme tehlikesi karşısında bulunan bir kimse, mihir ödeme gücüne ve ailesini geçindirecek kadar nafaka temin etme imkânına sahipse; hatta bazılarına göre oruç da tutamıyorsa onun evlenmesi farzdır.
Yani harama düşmemek için evlenmek esastır ve haramla yüz yüze gelen birinin başvuracağı tek çare evlenme olmalıdır. Gayr-i tabiî yollarla izdivaçtan kaçmak, tabiatla savaştır ve böyle bir savaşa kalkışanın yenik düşmesi de kaçınılmazdır.
2) Vacip olan evlilik
Şayet evlendiği takdirde mihir ödeme ve aileyi geçindirme gücüne sahip, haram irtikabı söz konusu değil ama sırf bir "endişe" olarak bahis mevzuu ise onun evlenmesi de vaciptir. Bu tevcih de yine bazı fakihlere aittir, umumun görüşü ve içtihadı değildir.
3) Sünnet olan evlilik
Herhangi bir tehlike söz konusu değil, evlenmeye de arzu ve rağbet varsa, kısaca böyle birinin evlenmesi de sünnettir.
4) Haram olan evlilik
Evlenmekle haram irtikap edecek; evini geçindirebilmek için gayr-i meşrû kazanç yollarına girecek, irtikap, ihtilas, rüşvet.. gibi muharremâtı irtikap edecekse, bu insanın evlenmesi de haram ya da en azından mekruhtur. Eşine zulmedecek kadar dengesiz biri için de aynı mütalâayı serdedenler vardır.
5) Mekruh olan evlilik
Bazılarına göre harama girme, cevir ve zulümde bulunma kat'î değil de ihtimal dâhilinde ise bu durumdaki birinin evlenmesi de mekruhtur.
6) Mubah olan evlilik
Helâlinden kazanan, zinaya düşme ihtimali bulunmayan, mihir verecek güce ve nafakaya da gücü yeten temkinli ve tedbirli birinin izdivacı da memduh veya mubahtır. Böyle birisi ister evlenir isterse evlenmez.
Bu hususlarla, izdivaçta dinin nasıl bir kısım gayeler takip ettiğini, evlenmenin basit, hissî bir mesele olmadığını göstermeye çalıştık. Şayet bu önemli iş, mantıkî, hissî boşluklara sebebiyet vermeyecek şekilde sağlam esaslara bağlanmazsa, mahkeme kapıları, dul ve sahipsiz kadınlar, ortada kalmış çocuklar bu işin kaçınılmaz sonucu olacaktır. Din, bütün bunların önüne ta baştan bir set koyarak, neticesi bu türlü olumsuzluklara müncer olan bir izdivacı haram, mekruh gibi kategorilerle zabt u rabt altına alır; his ağırlıklı bir meselede akıl, mantık ve muhakeme yolunu öne çıkarır.
Bizim burada, vurgulamak istediğimiz husus, evlenmenin çok ciddî bir müessese olduğu, onunla toplumun en önemli unsuru olan ailenin teşekkül ettirildiğinin vurgulanmasıdır. Bu itibarla evlilik düşünülürken ferdin cismâniyetiyle alâkalı alelâde bir durum olarak değil; bütün bir toplumun, hatta topyekün bir milletin saadetini alâkadar eden dinî, millî ve âlemşümûl bir mesele olarak düşünülmelidir. Bu konuda ferdin bedenî ve nefsânî durumunu alâkadar eden hususa gelince, bu sadece gâye-i uzmâ'nın husule gelebilmesi için Allah (cc) tarafından insana lütfedilmiş bir prim ve bir bahşiştir. Tabir caizse, bu bir avans olarak değerlendirilmeli ve insanlık neslinin bekası, millî istikbâlimizi bayraklaştıracak yüksek karakterli fertlerin yetiştirilmesi gibi mühim hizmetin peşin mükafâtı olarak görülmelidir.
F.GÜLEN.
Yazı no: 8
Gönderen: Nasibim
Nasibim arkadaşıma bu güzel yazısı için çok teşekkür ediyorum.
Evlilik, Evcilik Oyunu Değildir...
humeyraninyeri.blogspot.com
gelibolu17.blogspot.com
tarafından hazırlanan
İSLAM'IN IŞIĞINDA ETKİNLİĞİ YAZISI İÇİN
Aile, bir çocuk yapma fabrikası değildir; o, toplumun en hayâtî bir parçası ve milletin de ilk nüvesidir. Dolayısıyla da o, ne bir kuluçka makinesi, ne de cismânî arzuların tatmin vasıtasıdır. O, kutsal bir müessesedir. Kutsiyetin en belirgin çizgisi de nikâhtır.
Belli prensipler çerçevesinde, meşrû bir akitle çiftlerin bir araya gelmesine nikâh denir ki; bu hedefi, gayesi belli bir anlaşmadır. Allah, nikâh prensipleri içinde olmayan bir araya gelmelere "sifah" ve "zina" nazarıyla bakar.
Din, "nikâh" adı altında böyle bir meşrû birleşmeyi iyi bir milletin temeli, rüknü, esası kabul eder. Ancak, meşrû birleşmeler bile bir gayeye bağlıdırlar. Maksatsız, gayesiz, gelişigüzel evlilikler meşrû sınırları zorlayacağından, bir Müslüman bu konuda oldukça hassastır. Evet, izdivaçtaki hedef, Allah'ı hoşnut ve Resûlullah'ı memnun edecek bir neslin yetiştirilmesi olmalıdır.
Hedefi ve gayesi olmayan izdivaçlar, niyetsiz ameller gibi bereketsizdirler. Gaye olmayınca bazen dinine-diyanetine bakılmadan hiç tanınmayan birisiyle sırf boyuna posuna bakılarak evliliğe benzeyen bir araya gelmeler uhrevî derinliğinin olmaması yanında çok defa imtizaçsızlıklar ve geçimsizliklerle sonuçlanır.
"Gayeli izdivaç", enine-boyuna düşünülerek, hissin yanında aklî-mantıkî olan izdivaçtır. Ve evlenmede "maksat" düşünülerek hareket edildiğinden ailede huzur vardır. Neticesi düşünülmeden ve bir gaye gözetilmeden yapılan evliliklerin neticesinde ise değişik sıkıntılar söz konusudur. Böyle bir yuvada, aile fertleri sürekli huzursuzluk yaşarlar.
Din, bir taraftan evlenmeyi meşrû kılıp onu teşvik ederken diğer taraftan da meseleyi gaye ile sınırlandırmaktadır. Zaten insanın her işinde ve davranışında bir gaye olmalıdır ki, teşebbüs ve atılımlarında da kararlı olabilsin ve o hedefe ulaşmaya çalışsın. Şayet o bir gaye gözetmiyorsa, mesaisini de tanzim edemez ve hiçbir zaman hedefe ulaşamaz.
Herkes mutlaka evlenmeli midir?
Din, izdivaç konusuna, tahminlerin üstünde önem verir. Buna paralel olarak İslâm fıkıhçıları da nikâhı mühim bir mesele olarak ele almış, konuyla alâkalı ciltlerle kitap yazmış ve hassasiyetle üzerinde durmuşlardır. İzdivaç veya nikâh meselesini farz, vacip, sünnet, haram, mekruh kategorilerinde mütalâa etmiş ve biraz da şahısların özel durumuna bağlamışlardır. Bu, şu demektir: Herkes gelişigüzel evlenemez; bir seviyeye gelen insan evlenme mecburiyetinde; hatta bazı kimselerin evlenmesi vacip iken; bir başka vaziyetten ötürü bir diğerinin evlenmesi mekruhtur.
Binaenaleyh, bunları hiç hesaba katmadan, sadece cismânî durumu nazar-ı itibara alarak izdivaç yapan bir insanın, ileride cemiyete yararlı bir aile veya bir çocuk kazandıracağı da şüphelidir.
İslâm hukukçularından Hanefiler ve Malikiler, bu konuda birbirlerine yakın sayılırlar; aradaki farklı düşünceler teferruata aittir. Bu büyük İslâm hukukçularının tespitleri ile arz edecek olursak, nikâhla alâkalı, ana hatlarıyla aşağıdaki gibi bir tasnif ortaya çıkar.
1) Farz olan evlilik
Zinaya düşme ve haram irtikâp etme tehlikesi karşısında bulunan bir kimse, mihir ödeme gücüne ve ailesini geçindirecek kadar nafaka temin etme imkânına sahipse; hatta bazılarına göre oruç da tutamıyorsa onun evlenmesi farzdır.
Yani harama düşmemek için evlenmek esastır ve haramla yüz yüze gelen birinin başvuracağı tek çare evlenme olmalıdır. Gayr-i tabiî yollarla izdivaçtan kaçmak, tabiatla savaştır ve böyle bir savaşa kalkışanın yenik düşmesi de kaçınılmazdır.
2) Vacip olan evlilik
Şayet evlendiği takdirde mihir ödeme ve aileyi geçindirme gücüne sahip, haram irtikabı söz konusu değil ama sırf bir "endişe" olarak bahis mevzuu ise onun evlenmesi de vaciptir. Bu tevcih de yine bazı fakihlere aittir, umumun görüşü ve içtihadı değildir.
3) Sünnet olan evlilik
Herhangi bir tehlike söz konusu değil, evlenmeye de arzu ve rağbet varsa, kısaca böyle birinin evlenmesi de sünnettir.
4) Haram olan evlilik
Evlenmekle haram irtikap edecek; evini geçindirebilmek için gayr-i meşrû kazanç yollarına girecek, irtikap, ihtilas, rüşvet.. gibi muharremâtı irtikap edecekse, bu insanın evlenmesi de haram ya da en azından mekruhtur. Eşine zulmedecek kadar dengesiz biri için de aynı mütalâayı serdedenler vardır.
5) Mekruh olan evlilik
Bazılarına göre harama girme, cevir ve zulümde bulunma kat'î değil de ihtimal dâhilinde ise bu durumdaki birinin evlenmesi de mekruhtur.
6) Mubah olan evlilik
Helâlinden kazanan, zinaya düşme ihtimali bulunmayan, mihir verecek güce ve nafakaya da gücü yeten temkinli ve tedbirli birinin izdivacı da memduh veya mubahtır. Böyle birisi ister evlenir isterse evlenmez.
Bu hususlarla, izdivaçta dinin nasıl bir kısım gayeler takip ettiğini, evlenmenin basit, hissî bir mesele olmadığını göstermeye çalıştık. Şayet bu önemli iş, mantıkî, hissî boşluklara sebebiyet vermeyecek şekilde sağlam esaslara bağlanmazsa, mahkeme kapıları, dul ve sahipsiz kadınlar, ortada kalmış çocuklar bu işin kaçınılmaz sonucu olacaktır. Din, bütün bunların önüne ta baştan bir set koyarak, neticesi bu türlü olumsuzluklara müncer olan bir izdivacı haram, mekruh gibi kategorilerle zabt u rabt altına alır; his ağırlıklı bir meselede akıl, mantık ve muhakeme yolunu öne çıkarır.
Bizim burada, vurgulamak istediğimiz husus, evlenmenin çok ciddî bir müessese olduğu, onunla toplumun en önemli unsuru olan ailenin teşekkül ettirildiğinin vurgulanmasıdır. Bu itibarla evlilik düşünülürken ferdin cismâniyetiyle alâkalı alelâde bir durum olarak değil; bütün bir toplumun, hatta topyekün bir milletin saadetini alâkadar eden dinî, millî ve âlemşümûl bir mesele olarak düşünülmelidir. Bu konuda ferdin bedenî ve nefsânî durumunu alâkadar eden hususa gelince, bu sadece gâye-i uzmâ'nın husule gelebilmesi için Allah (cc) tarafından insana lütfedilmiş bir prim ve bir bahşiştir. Tabir caizse, bu bir avans olarak değerlendirilmeli ve insanlık neslinin bekası, millî istikbâlimizi bayraklaştıracak yüksek karakterli fertlerin yetiştirilmesi gibi mühim hizmetin peşin mükafâtı olarak görülmelidir.
F.GÜLEN.
Yazı no: 7
Gönderen: Hak Din İslamdır
Armağan arkadaşıma bu güzel yazısı için çok teşekkür ediyorum.
İSLAMDA EVLİLİK VE ÖNEMİ
"Sizden bekâr olanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden durumu uygun olanları evlendirin. Eğer bunlar yoksul iseler, Allah onları lütfuyla zenginleştirir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.(Nur Suresi,32.Ayet)
Bu toplumun onları evlendirmesine yönelik bir emirdir. Ancak çoğu alimler buradaki emrin teşvik amaçlı olduğu görüşündedirler. Bunun için de Hz. Peygamberin -salât ve selâm üzerine olsun- döneminde birçok bekarın olmasını, buna rağmen evlendirilmemelerini delil göstererek "Şayet bu ayetteki emir bir zorunluluğu ifade etseydi Hz. Peygamber bu bekarları evlendirirdi" derler. Biz bu ayetteki emrin yerine getirilmesi gereken bir görev olduğu düşüncesindeyiz. Kuşkusuz devlet başkanının bekarları evlenmeye zorlaması anlamında değil. Bu görev, evlenmek isteyenlere yardım etmeyi üstlenmesi ve pratik korunma, ayrıca İslâm toplumunu fuhuştan arındırma yöntemlerinden biri olması bakımından korumalarını sağlaması anlamındadır. Hiç kuşkusuz İslâm toplumunu fuhuştan arındırmak, yerine getirilmesi zorunlu olan bir vaciptir. Vacibi yerine getirmek için gerekli olan yöntem de vaciptir.
Bununla beraber, şu noktayı da vurgulamamız gerekir: Her şeyi her yönüyle çözümleyen bir düzen olması nedeniyle İslâm, ekonomik (zorluklar) temelden çözümler, normal fertlerin, para kazanmalarını, rızıklarını elde etmelerini, devlet bütçesinden yardıma ihtiyaç duymayacak duruma gelmelerini sağlar. Ancak bazı özel durumlarda devlet bütçesinden bazı yardımlarda bulunmayı zorunlu görür. İslâm ekonomik düzeninde aslolan her ferdin kendi geliri ile kendi kendine yeterli duruma gelmesidir. İslâm ekonomi düzeni bu yardımlar esasına dayanmaz.
İslâm dininde düğün gibi şenlikler için erkeklerin ve kadınların ayrı ayrı olmak şartıyla kendi aralarında İslâm'ın yasaklamadığı şarkı, türkü ve şiir söyleyip oynamalarında bir sakınca yoktur.
Hz. Peygamber Efendimizin düğünlerini tek tek ele almak yerine hadisler ışığında düğünlerin genel bir açıklamasını yapmayı daha uygun bulduk.
İslamî usul ve kaidelere göre, israfa kaçmadan, fazla borç yükü altına girmeden; içkisiz ve gayrımeşru eğlencesiz olmak şartıyla düğün yapmak, bu mutlu güne akrabaları, komşuları, arkadaşları ve dostları davet etmek suretiyle düğün yemeği (velime) vermek, Peygamber (s.a.v.)'in teşvik ettiği sünnetlerinden ve İslam'ın güzel adetlerindendir.
Düğünler, yörelere göre değiştiği için,herkes kendi örf ve adeti doğrultusunda düğün yapar. Burada önemli olan harama yönelmemek ve İslam'ın getirdiği usul ve kaidelere aykırı hareket etmemek gerekmektedir.
Düğün Eğlencesi (Çalgı ve Müzik):
İslam dini, insanların her anını kontrol altına alarak, kendisini yaratana daha iyi kulluk edebilmesi ve şeytana karşı durabilmesi için her türlü kolaylığı sağlamıştır. Allah (c.c.), insanların şeytana kulluk etmemesi ve onun yalanlarına kanmaması için ilk yaratılıştan itibaren peygamberler ve kutsal kitaplar göndermiştir. Böylece insanlar şeytanın hilelerine ve vesveselerine karşı, Allah (c.c.)'a sığınmış ve onun taarruzlarına karşı koymuştur.
İnsanı her anından hesaba çekecek olan Allah (c.c.), yediklerinden içtiklerine; giydiklerinden çıkardıklarına; kazandıklarından harcadıklarına; gülmesinden ağlamasına; oturmasından kalkmasına; evlenmesinden boşanmasına kadar her konuda onun nasıl hareket etmesi gerektiğini açıklamıştır. Düğün konusunda da gerekli ölçüler konulmuş ve bu ölçülere uyulması istenmiştir. Zaten insanlar, ahiret günü her şeyden hesaba çekilecektir. Allah (c.c.) bir ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor: "Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden hesaba çekileceksiniz."(1)
KUR'AN ve SÜNNET IŞIĞINDA EVLİLİK ve MAHREMİYETLERİ
Yeni bir hayatın başlangıcı olan evliliğe, eğlence ve törenle neşe ve sevinç içinde girmek dünyanın her yanında yapıla gelen bir adettir.
İslam dini de yeni evlilerin bu mutluluğunu diğer müslümanlarla paylaşmalarını tavsiye etmiş ve bunun için gerekli olan kural ve kaideleri belirlemiştir. Bu konuda Rasulullah (s.a.v.) ve onun ashabının uygulamaları bizlere yol göstermektedir. Bununla ilgili delilleri Peygamber (s.a.v.)'in hadisleri aracılığıyla şöyle sıralayabiliriz:
"Nikâhı ilan edin, onu mescidlerde kıyın ve üzerine def çalın"(2)
"(Nikâhta) haramla helali ayıran fark def ve sestir."(3)
"Yetim kalan bir kız ensardan biriyle evlendirildi. Hz. Âişe de düğüne katılanlardandı. Gelini götürüp dönünce Rasulullah (s.a.v.) sordu: "Ey Âişe! Gelinle birlikte def çalıp şarkı söyleyecek bir cariye gönderdiniz mi?" Hz. Âişe ise: "Cariye ne diyecek?" diye sorunca, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: "Ensar gazeli seven bir kavimdir. Onlara şöyle deseydiniz: Size geldik, size geldik. Allah (c.c.) size de bize de hayat versin. Kızıl altın olmasaydı, badiyenize konaklamazdı. San buğday olmasaydı bakireleriniz semirmezdi."(4)
Rubeyye binti Muavviz (r.a.) şöyle anlatıyor: Ben evlendiğim zaman, Rasulullah (s.a.v.) geldi ve yatağımın üzerine oturdu. Bu sırada cariyelerimiz def çalıp, Bedir günü şehit düşen atalarımız hakkında mersiyeler söylemeye başladılar. İçlerinden birisi; " Aramızda yarın olacakları bilen Peygamber var" manasında bir mısra okudu.Bunun ü-zerine Hz. Peygamber (s.a.v.); Böyle deme! Söylemekte olduğun diğer şeyleri söyle" dedi.(5) İbn Ma'ce'nin rivayetinde şöyledir: "Hayır, bunu söylemeyiniz. Çünkü yarın olacakları bilen Allah (c.c.)'dır."(6)
EVLİLİK VE HÜKÜMLERİ
Yukarıdaki hadisler bize, def çalmanın ve bazı şarkıları söylemenin caiz olduğunu göstermektedir.
Peygamber (s.a.v.) sadece düğünlerde değil, bazı bayram ve sportif gösterilerde de eğlenceye müsamaha gösterdiği bilinmektedir.
Hz. Âişe anlatıyor: "Bir gün Rasulullah (s.a.v.) yanıma girdi. Yanımda iki de cariye vardı. Buas günü şarkısını söylüyorlardı. Rasulullah (s.a.v.) yatağa uzandı ve yüzünü öbür tarafa çevirdi. Bu arada babam Ebu Bekir (r.a.) de yanımıza girdi ve beni azarlayarak: "Rasulullah (s.a.v.)'in yanında şeytan çalgısını mı çalıyorsunuz?" dedi. Rasulullah (s.a.v.) ona dönerek: "Onları bırak" dedi. Başka bir rivayette de Peygamber (s.a.v.)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ey Ebu Bekir! Her toplumun bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır. "(7)
Yine Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: "Ben mescidde oynayan Habeşlileri seyrederken Rasulullah (s.a.v.) beni ridasıyla örttüğünü hatırlıyorum. Bu hal, ben seyretmekten usanıncaya kadar devam etti. Benim gibi genç yaşında bir kızın eğlenceye ne kadar düşkün olacağını varın siz takdir edin."(8)
Bu hadisler, şarkı söylemenin caiz olduğunu göstermektedir. Burada önemli nokta, şarkı sözlerinin insanı isyana, harama sevketmemesi ve sözlerin isyan ifadeleri olmamasıdır.
Sonuç olarak, Peygamber (s.a.v.), düğünlerde, bayramlarda ve bir takım merasimlerde def çalındığını ve şarkı söylendiğini duymuş ve buna engel olmamıştır. Yukarıda zikrettiğimiz deliller, fuhşa, taşkınlığa, içkiye sebebiyet vermemek ve şarkının sözlerinde isyan, kadın, içki tasvirleri veya mümini kötüleyen ifadeler taşımaması şartıyla mübahtır.Fakat gerek şarkı ve gerekse müzik,dinleyicilerin cinsel arzularını tahrik ediyorsa yasaktır.
1- Tekâsür 8
2- Tirmizî, Nikâh 6
3- Tirmizî, Nikâh 6; Nesâî, Nikâh 72
4- İbn Ma'ce, Nikâh 21; A. ibn Hanbel, İV/78
5- Tirmizî, Nikâh 6; İbn Ma'ce, Nikâh 21
6- Buharî,. Tefsir-i Sûre-i Ra'd 1; İbn Ma'ce, Nikâh 21
7- Buharî, îdeyn 3; îbn Ma'ce, Nikâh
8- Buharî, Salât 69, îydeyn 2, 3, 25, Cihad 81, Menâkıb 15, Fezâilu'l-Ashab 46, Nikâh 82, 114; Müslim, îydeyn 18; Nesâî, îydeyn 35
Kaynak:http://www.islamisohbet.com/http://www.sevde.de/Kuran-Tevsiri/Kuran_Tefsiri.htm
Yazı no: 6
Gönderen: Tespih Taneleri
Tespih Taneleri arkadaşıma bu güzel yazısı için çok teşekkür ediyorum.
İslamın Işığında Aşk ve Evlilik
İffet ve ismet timsali Aise(ra) hayatinin en tatli gunlerini Kainatin Efendisi(sav) ile beraber geciriyordu.O'ndan bir nefes olsun uzak kalmak istemiyordu. Hatta geceleri uyanip Allah Rasul'unu yaninda bulamayinca gonlune acilar damla damal iniyordu. Aci ve izdirap icinde kivraniyor, dili inciler saciyordu:
''Ey kokusu guzel Peygamber! Sabretmek aslinda guzel birseydir. Fakat Sen'in ayriligina sabretmek guzel olmak soyle dursun ayiptir ustelik. Nasil ki balik susuz olmazsa, bende sensiz olamiyorum!
Baliklarin suyu sevdigi gibi,
Ben de SENI SEVIYORUM EYY NEBI!
HIC DINMEYECEK MI HICRANIM BENIM?
NASIL DA YANMADA BU CANIM BENIM!
EYY YILDIZLARLA DOLU MAVI GECELER!
IZDIRAPLA DOLU HER ANIM BENIM!
DERDIM BASTAN ASKIN, OYLE ZAMAN KI,
ANCAK HAKK'TAN OLUR DERMENIM BENIM! -Aise (ra)
Rasul'e askini daha nasil anlatasaydi ki guzeller guzeli Aise anamiz. Ben hep ozenirim onlarin evlilik hayatlarina. Tartismaları oldu, sakalastiklari oldu, yokluk zamanlari oldu... Hayatta insanin basina ne gelebilecekse yasadilar. Ancak hep bir saygi ve sevgi cercevesinde. Zaten bu kadar cok seyle imtihan olmalarinin tek sebebi her olayda nasil davranmamiz gerektigini bize gostermek. Dusunsenize bir aile nasil olur, ask nasil yasanir, bir insan en cok ne kadar sevilir, cinsel hayattan, yemek, hatta alisverise kadar herseyi bize cok net bir sekilde yasayarak anlattilar. Bizim onlarin hayatini iyice bilip, ogrenip kendi yasantimiza aksettirmemiz lazim.
Daha evrende hic bir sey yaratilmamisti ki Allahu Teala Efendimiz(sav)'in nurunu yaratti. Nurundan once ''hub''sevgi kelimesi tecelli etti. Arapcada ''hub'' sevgi demektir. Oyle sevdi ki O'nun hurmetine insanlari, dunyayi ve esyalari kisaca on sekiz bin alemi yaratti.
O bir su kadar duru ve bir elmas gibi ak
Sanki cennet ufkundan caglayan billur irmak
O'dur iffet timsali, guzelligin iklimi
Ve essiz inciye denk tutayim ben kimi?
Peygamber sairi Hasan b. Sabit(ra)'dan Aise(ra)'ya
İste Cenab-i Aise'nin Nebiler serverinin katindaki yuksek derecesi. Aise(ra) feyyaz bir akil ve suura sahipti. Gonlu icinde pnarlar caglayan bir gonuldu. Gah yarali bir ceylan gibi cirpinir, gah basi kesik bir mum gibi yanar, gah Allah korkusuyla titrerdi. Nice bin ask ile pervaneler gibi donup dururdu.
Bu sebeple Nebiler Nebisi onu herkesten ziyade severdi. Hatta bir defasinda Cebrail, bir yesil kumas uzerinde Aise'nin resmini Allah Rasul'une getirdi ve dedi:
'Eyy Allah'in Rasulu! Dunya ve Ahirette bu senin zevcendir!
Aise(ra), bu gokler dolusu devlet karsisinda gozyaslarini tutamadi.
Ulviyetin boylesi...
Allah'in Rasul'unu Aise(ra)'ye gosterdigi muhabbetin sebebi su iki hadisten anlaşılabilir. Peygamber Efendimiz(sav) buyurmuslardir ki:
''Bir kadinda dort meziyyet aranir; Servet, guzellik, soyluluk, dindarlik...Sen dindar olana ragbet et...
''Sizin iyiniz ailesine karsi iyi olaninizdir, icinizde ailesine karsi en iyi olaniniz ise benim!
Bir erkek yetistiren, bir kisi yetistirmis olur.
Bir kadin yetistiren, bir aile yetistirmis olur...
Ask ve sevgi cok guzel ve yasanilasi duygulardir. Son bir kudsi hadisle bitiriyorum arkadaslar. Allah Teala olcu bildirmis bize. Dinimizde herseyin olcusu vardir.
Allah Teala buyurmustur ki:
''Benden cok sevdigini elinden alirim, benden cok korktugunu basina musallat ederim''
Olcu bu canlar sevgilerimle...
Husna
Yazı no: 5
Gönderen: Ev Dünyası
Nesrin arkadaşıma bu güzel yazısı için çok teşekkür ediyorum.
SEVGI
Bu yaziyi sevgili Hümeyra`nin ev sahipligini yaptigi İSLAMIN ISIGINDA adli etkinlige yolluyorum.
"Tefsir-i Kebir" müellifi Fahri Razi Hazretleri tefsirinde "Ve caelna beyneküm meveddeten ve rahmeten" ayet-i kerimesini:
"Kari-koca arasindaki sevgi, yalniz nafsani lezzetten ibaret degildir. O muhabbet bizzat Allah`in lütfu olan bir keyfiyettir. Cünkü nefsani lezzetin bulunmadigi zamanlarda da, sevgi devam etmektededir. Eger kari-koca arasindaki bag, sehvetten ibaret olsaydi, sehvetin bulunmadigi zamanlarda gecimsizlik had safhaya varir, ayriliklar bas gösterirdi." seklinde aciklamistir.
Anlasilıyor ki nikah, sevmeye, bir arada yasamaya ve iyi gecinmeye sebep olan yegane bagdir. Nitekim "Nikahta keramet vardir" sözü de tecrübelerin isiginda ortaya konmustur.
Hanimlarin Vazifeleri
Hazirlayan:Abdülkadir Dedeoglu
Yazı no: 4
Gönderen: Saklı İnci
Meknun arkadaşıma bu güzel yazısı için çok teşekkür ediyorum.
Hz.Aişe(ra), Resulullah(sav)in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
"Evlenmek benim sünnetimdendir.Kim benim bu sünnetimle amel etmezse,benim yolumda olmamış olur.Evleniniz!Çünkü,ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim.Evlenme imkanı olmayan oruç tutsun.Çünkü oruç şehveti kırar."-İbni Mace,Nikah:1-
Ebu Eyyub'den (ra) rivayet edildiğine göre Peygamberimiz(sav) şöyle buyurdu:
"Dört şey peygamberlerin sünnetindendir:Haya,güzel koku sürünmek,misvak kullanmak ve evlenmek."
-Tirmizi,Nihah:1-
Ebu Hureyre (ra) Resulullah(sav)in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
"Dindarlığını ve ahlakını beğendiğiniz kimse,ailenizden birisi ile evlenmek isterse,onları evlendirin.
Şayet bunu yapmazsanız yeryüzünde fitne ve fesat çıkar."
-Tirmizi,Nikah:3-
Ebu Hureyre'nin (ra) rivayet ettiğine göre Peygamberimiz(sav)şöyle buyuruyor:
"Üç grup insana Allah muhakkak yardım eder.Bunlar;sahibiyle anlaşma yaparak borcunu ödemeye çalışan köle,namus ve iffetini muhafaza etmek düşüncesiyle evlenmek isteyen ve Allah yolunda cihad eden kimselerdir."
-Tirmizi,Fezailü'l Cihad:20;İbni Mace,Itk:3;Nesei,Nikah:5-
Hz.Enes (ra) Resulullah(sav)in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:
"...Kim gözünü yabancıdan çekmek,kendini namahremden korumak ve akrabalık hakkını gözetmek üzere evlenirse,Cenab-ı Hak onu evlendiği kadınla,kadını da onunla mesud eder."
-Et-Tergib ve't-Terhib,3:46-
Bu yazıyı çok sevgili arkadaşlarım HÜMEYRA ve GELİBOLU17'nin düzenlediği "İslam'ın Işığında" etkinliğine gönderiyorum.
Selam ve dua ile...
Yazı: no: 3
Gönderen: Arsel
Arzu arkadaşıma bu güzel yazısı için çok teşekkür ediyorum.
KÖRDÜĞÜM
KÖRDÜĞÜM
S.A.
İslam'ın Işığında Dini Etkinliği 2 - Aşk ve Evlilik konusunda yazacağım hatta örnek aldığım bir hadisi aşağıya yazdım.Bence herşeyi anlatıyor. Yıllar sonra bile sevdiğinize "ilk günkü gibi" cevabını verebiliyorsanız ne mutlu size !
"Hz. Aişe validemiz Peygamberimiz’le (s.a.v) yeni evlenmişti.Eşinin kendisini sevip sevmediğini ; ne kadar ve nasıl sevdiğini merak etmekteydi.
Hz. Aişe validemiz bu düşüncesini Peygamberimiz’le (s.a.v) konuşmadan edemedi.
“Ey Allah’ın Resulü,beni seviyor musun?
Peygamberimiz:
"Evet, ya Aişe, tabi seviyorum!" dedi.
Hz. Aişe validemiz nasıl sevdiğini de merak ediyordu.?
Hemen sordu :
“Beni nasıl seviyorsun?”
Peygamberimiz (s.a.v)sevgi şeklini tanımladı sevgili eşine:
“Kördüğüm gibi.”
Bu cevap Hz Aişe validemizi çok sevindirmişti.
Çünkü kördüğüm açılmazdı. Açılmayan,bitmeyen sırlı bir sevgi demekti.
Alacağı cevap onu çok mutlu ettiği için, Hz Aişe validemiz Peygamberimiz’e (s.a.v) sık sık sorardı:
“Ey ALLAH’ın Resulü, kördüğüm ne alemde?”
Peygamberimiz(s.a.v) , Aişe validemizi memnun eden cevabı verirdi her defasında:
"ilk günkü gibi…"
(İbn Hanbel, Müsned, 6; 210)
Selam ve dua ile
Yazı no: 2
Gönderen: Güller Hürmetine
Güller Hürmetine arkadaşıma bu güzel yazısı için çok teşekkür ediyorum.
İSLAMDA AŞK&EVLİLİK
1-)AŞKIN NİTELİĞİ:
İslam'da körü körüne bir aşk yoktur.Sevilen dinen caiz olan kimse olmalı seven de Allah için sevmelidir.Aşkı dinen sevilmesi gereken kişileri sevmemeye sebep olmamalı ibadetlerini ihmal etmemelidir.
2-)AŞKIN ZAMANLAMASI:
Bir müslüman sadece evlenmek niyetiyle sevebilir ve evlendikten sonra görevlerini yerine getirebilecek donanıma sahip olmalıdır.Bunun için uygun bir yaşa helal kazanacak bir işe belirli bir olgunluğa gelmelidir.Çünkü aşk ve evlilik bir heves ve oyuncak değil kişinin bütün hayatını ve ahiretini etkileyecek bir süreçtir.
3-)AŞK KİŞİYİ HARAMA GÖTÜRMEMELİDİR:
Dinimizde aralarında nikah olmayan namahremlerin ilişkileri belirli kurallara bağlanmıştır.Bu kimselerin cinsel içerikli bakışları konuşmaları dokunmaları baş başa görüşmeleri caiz değildir.
Elbette ki aşkhafife alınamaz ve insanın duygularına hükmetmesi kolay değildir.Yavuz Sultan Selim gibi bir cihan padişahı şöyle demekten kendini alamamıştır:
Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan
Bir gözleri ahuya zebun etti felek
yani 'aslanlar benim kahır ve galibiyet pençemde tir tir titrerken felek beni ahu gözlü bir güzele köle etti'demektedir.
Aşk mıdır ki can-ı dil mülkünü yağma eyleyen
Aşk mıdır sinem içinde gelip de can eyleyen
Aşk mıdır ki boynuma takıp bela zincirini
Gezdirip mecnun gibi alemde rüsva eyleyen…
Aşk mıdır ki bivefa güller elinden geceler
İnletip bülbülleri ta subh-u güya eyleyen
Aşk mıdır ki bir keman ebru nigarın yadına
Ok gibi kaddimi büküp benim de ya eyleyen…
Aşk mıdır ki fenni derdi okutup aşıklara
Fasl-ı babı sinemin levhinde inşa eyleyen
Aşk mıdır ki bu Muhibbi sinesine dağ vurup
Ahir anın gözleri yaşını derya eyleyen…
Muhibbî ( Kanuni Sultan Süleyman )
Rasulullah (sav): “Hatice (ra) kadınlarının en iyisidir”
Hz.Aişe (ra): “Hatice’yi kıskandığım kadar Hz.Peygamber (sav)’in hanımlarından hiçbirini kıskanmadım. Halbuki ben (evlendiğimde) kendisini görmemiştim ama Hz.Peygamber (sav) onu sıkça anardı. Bazen koyun kesip parçalara ayırıp Hatice’nin samimi dostu kadınlara gönderirdi. Bazen de ben kendisine: “Sanki dünyada Hatice’den başka kadın yok” demişimdir. O da: “Hatice şöyle idi şöyle şöyle idi benim ondan çocuğum var” buyurdu demiştir.
HzAişe (ra) anlatır: “Hatice’nin kızkardeşi Hale Bintu Huveylid Rasulullah (sav)’ın yanına girmek için izin istedi. O da (sesinin benzerliğinden dolayı) Hatice’nin izin istemesini hatırladı heyecenlandı ve “Aman Allah’ım (ama bu Hatice değil) Hale’dir” dedi. Benim de kıskançlık damarım tuttu: “Dişleri dökülmüş mazide kalmış kureyş’in kocakarılarından bir ihtiyar kadının nesini anarsın ki hâlbuki Allah sana ondan daha iyisini bahşeylemiştir” dedim.
Ebu Hureyre (ra) (Cebrail (as) Hatice’nin Hira dağına yiyecek getirdiğini şöyle anlatır) : “Cebrail Hz.Peygamber (sav)’e geldi ve “Ey Allah’ın Rasulü şu gelen Hatice’dir yanında katık vardır (yiyecek içecek). Kendisi yanına geldiğinde ona Rabbinden ve benden selam söyle ve cennete kendisi için içerisinde ne gürültü patırtı ne de yorgunluk bulunan inciden bir köşk müjdele” dedi.
(Rivayetler Buhari’den)
Aşk mıdır ki “Hatice (ra) kadınlarının en iyisidir” dedirten.
Aşk mıdır ki Hatice’nin dostlarını hatırına unutturmayan.
Aşk mıdır ki Hatice’nin Hale’sinin sesine Aman Allah’ım dedirten.
Aşk mıdır ki Hatice’yi dağlara Muhammed diye düşüren.
Müslümanım müslümanlardanım demek kadar insanı özgür kılan bir söz yoktur ve olamazda. Bu söz Rabbimizin vahyinden bizim dillerimize ve gönüllerimize nakş olan yüce bir anlam. Bu sözün anlamlandırılmış hali insan. Bu söz ile insan yaratılmışlar arasında seçkin bir vaziyet alıyor. Ahsen-i takvim makamından nakkaşlık vazifesini icra ediyor. Vahyi nakş ediyor muzdarip gönüllere.
(Ahi Evran)
Bu yazımı HÜMEYRA
arkadaşım ev sahibeliğini üstlendiği "İslamın Işığında"
isimli etkinliğimize gönderiyorum...
sevgilerimle...
1-)AŞKIN NİTELİĞİ:
İslam'da körü körüne bir aşk yoktur.Sevilen dinen caiz olan kimse olmalı seven de Allah için sevmelidir.Aşkı dinen sevilmesi gereken kişileri sevmemeye sebep olmamalı ibadetlerini ihmal etmemelidir.
2-)AŞKIN ZAMANLAMASI:
Bir müslüman sadece evlenmek niyetiyle sevebilir ve evlendikten sonra görevlerini yerine getirebilecek donanıma sahip olmalıdır.Bunun için uygun bir yaşa helal kazanacak bir işe belirli bir olgunluğa gelmelidir.Çünkü aşk ve evlilik bir heves ve oyuncak değil kişinin bütün hayatını ve ahiretini etkileyecek bir süreçtir.
3-)AŞK KİŞİYİ HARAMA GÖTÜRMEMELİDİR:
Dinimizde aralarında nikah olmayan namahremlerin ilişkileri belirli kurallara bağlanmıştır.Bu kimselerin cinsel içerikli bakışları konuşmaları dokunmaları baş başa görüşmeleri caiz değildir.
Elbette ki aşkhafife alınamaz ve insanın duygularına hükmetmesi kolay değildir.Yavuz Sultan Selim gibi bir cihan padişahı şöyle demekten kendini alamamıştır:
Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan
Bir gözleri ahuya zebun etti felek
yani 'aslanlar benim kahır ve galibiyet pençemde tir tir titrerken felek beni ahu gözlü bir güzele köle etti'demektedir.
Aşk mıdır ki can-ı dil mülkünü yağma eyleyen
Aşk mıdır sinem içinde gelip de can eyleyen
Aşk mıdır ki boynuma takıp bela zincirini
Gezdirip mecnun gibi alemde rüsva eyleyen…
Aşk mıdır ki bivefa güller elinden geceler
İnletip bülbülleri ta subh-u güya eyleyen
Aşk mıdır ki bir keman ebru nigarın yadına
Ok gibi kaddimi büküp benim de ya eyleyen…
Aşk mıdır ki fenni derdi okutup aşıklara
Fasl-ı babı sinemin levhinde inşa eyleyen
Aşk mıdır ki bu Muhibbi sinesine dağ vurup
Ahir anın gözleri yaşını derya eyleyen…
Muhibbî ( Kanuni Sultan Süleyman )
Rasulullah (sav): “Hatice (ra) kadınlarının en iyisidir”
Hz.Aişe (ra): “Hatice’yi kıskandığım kadar Hz.Peygamber (sav)’in hanımlarından hiçbirini kıskanmadım. Halbuki ben (evlendiğimde) kendisini görmemiştim ama Hz.Peygamber (sav) onu sıkça anardı. Bazen koyun kesip parçalara ayırıp Hatice’nin samimi dostu kadınlara gönderirdi. Bazen de ben kendisine: “Sanki dünyada Hatice’den başka kadın yok” demişimdir. O da: “Hatice şöyle idi şöyle şöyle idi benim ondan çocuğum var” buyurdu demiştir.
HzAişe (ra) anlatır: “Hatice’nin kızkardeşi Hale Bintu Huveylid Rasulullah (sav)’ın yanına girmek için izin istedi. O da (sesinin benzerliğinden dolayı) Hatice’nin izin istemesini hatırladı heyecenlandı ve “Aman Allah’ım (ama bu Hatice değil) Hale’dir” dedi. Benim de kıskançlık damarım tuttu: “Dişleri dökülmüş mazide kalmış kureyş’in kocakarılarından bir ihtiyar kadının nesini anarsın ki hâlbuki Allah sana ondan daha iyisini bahşeylemiştir” dedim.
Ebu Hureyre (ra) (Cebrail (as) Hatice’nin Hira dağına yiyecek getirdiğini şöyle anlatır) : “Cebrail Hz.Peygamber (sav)’e geldi ve “Ey Allah’ın Rasulü şu gelen Hatice’dir yanında katık vardır (yiyecek içecek). Kendisi yanına geldiğinde ona Rabbinden ve benden selam söyle ve cennete kendisi için içerisinde ne gürültü patırtı ne de yorgunluk bulunan inciden bir köşk müjdele” dedi.
(Rivayetler Buhari’den)
Aşk mıdır ki “Hatice (ra) kadınlarının en iyisidir” dedirten.
Aşk mıdır ki Hatice’nin dostlarını hatırına unutturmayan.
Aşk mıdır ki Hatice’nin Hale’sinin sesine Aman Allah’ım dedirten.
Aşk mıdır ki Hatice’yi dağlara Muhammed diye düşüren.
Müslümanım müslümanlardanım demek kadar insanı özgür kılan bir söz yoktur ve olamazda. Bu söz Rabbimizin vahyinden bizim dillerimize ve gönüllerimize nakş olan yüce bir anlam. Bu sözün anlamlandırılmış hali insan. Bu söz ile insan yaratılmışlar arasında seçkin bir vaziyet alıyor. Ahsen-i takvim makamından nakkaşlık vazifesini icra ediyor. Vahyi nakş ediyor muzdarip gönüllere.
(Ahi Evran)
Bu yazımı HÜMEYRA
arkadaşım ev sahibeliğini üstlendiği "İslamın Işığında"
isimli etkinliğimize gönderiyorum...
sevgilerimle...
Yazı No: 1
Gönderen: Gelibolu17
Gelibolu17 arkadaşıma bu güzel yazısı için çok teşekkür ediyorum.
Aşk yok, muhabbet var
Kur’an—ı Kerim’de aşk sözcüğü yer almıyor. Sevgiyle ilgili ayetlerde daha çok hub, meveddet ve muhabbet kelimeleri kullanılıyor. Ancak kelime olarak olmasa bile anlam olarak Kur’an—ı Kerim’de aşk pek çok yerde geçiyor; “İman edenler Allah’ı daha şiddetle severler” (Bakara, 2/165). İslam alimleri de aşkı aşırı sevgi olarak tanımlamışlar. Zeliha’nın Hz. Yusuf’a duyduğu sevgi de (Yusuf Suresi, 12/30) aşkın tanımına uyuyor. Kur’an—ı Kerim’de bu sureye Ahsenül—Kasas (Hikayelerin en güzeli) denilmiş. Hz. Yusuf ile Züleyha’nın aşk macerası daha sonraki şairler için de esin kaynağı olmuş ve bu hikaye çerçevesinde mesneviler kaleme alınmış.
Muhabbet ise; “Maddi veya manevi haz veren bir şeye duyulan meyil, bir nesneye ya da şahsa ilgi göstermeye iten duygu” olarak tanımlanmış. Ancak kimi alimler buna da karşı çıkmış ve muhabbetin insani bir duygu olarak tanımının yapılmasının imkansız olduğunu söylemişler. İşte tanımlanamayan muhabbetin ileri boyutuna aşk denmiş. İkisi arasında nasıl bir sınır olduğu ise belirlenememiş. Zaten bu yüzden de İslam tarihinde aşk yerine muhabbet, muhabbet yerine de aşk terimleri kullanılmış.
Kur’an’daki bir çok ayette, Peygamber Efendimizin “Habibullah (Allah’ın sevgilisi) olarak anılması da İslam’ın aşka verdiği önemi göstermesi bakımından dikkat çekici olsa gerek. Sûfilere göre Allah’ın sevgiyle tecelli etmesinden âlem meydana gelmiştir. Bu görüşü benimseyenlere göre âlem aşktan yaratıldığı için her zerrede aşkın izini görmek mümkün.
Hz. Peygamber, Vedâ Hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Kadınlar hakkında Allah’tan korkunuz. Çünkü siz onları Allah’ın emâneti diye aldınız. Allah’ın sözü uyarınca ırzlarını kendinize helâl kıldınız. Onların, sizin yataklarınıza bir adamı almamaları ve iffetlerini korumaları, sizin onlar üzerindeki haklarınızdandır. Eğer böyle bir şey yaparlarsa hafifçe onları dövünüz. Sizin de onların geçimlerini ve giyimlerini sağlamanız, onların sizin üzerinizdeki haklarındandır.” (Müslim, Hac 147, 194; Tirmizî, Fiten 2, Tefsir 2; Ebû Dâvud, Menâsik 56; İbn Mâce, Menâsik 84)
"Nikâh benim sünnetimdendir. Kim benim sünnetimi uygulamazsa benden değildir. Evleniniz, çoğalınız; ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim..." (İbn Mâce, Nikâh 1)
"Sizden birinizin evliliğinde sadaka sevabı vardır" (Müslim, Zekât 52; Ebû Dâvud, Tatavvû' 12, Edeb, 160; Ahmed bin Hanbel, V/167, 168)
Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Evli insanın kıldığı iki rekat namaz, geceyi ibadetle geçiren ve gündüzleri de oruç tutan bekar insanın (ibadetinden) daha hayırlıdır.”
Men la Yehzuruh’ul-Fakih, c. 3, s. 384
Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Uyuyan evli kimse Allah nezdinde geceleri ibadet eden gündüzleri ise oruç tutan bekardan daha üstündür.”
Bihar’ul-Envar, c. 103, s. 221
Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin iyileri evliler, kötüleri ise bekarlardır.”
Bihar’ul-Envar, c. 103, s. 221
İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Adamın biri babamın yanına geldi. Babam kendisine, “eşin var mı?” diye sordu. Adam, “hayır” dedi. Bunun üzerine babam şöyle dedi: “Ben dünya ve içindeki her şey benim olsa da bir tek gece eşsiz kalmayı istemem.” (Babam daha sonra şöyle dedi “Evli adamın kıldığı iki rekat namaz; geceleri ibadet eden, gündüzleri ise oruç tutan bekar kimsenin ibadetinden daha üstündür.” Babam daha sonra kendisine yedi dinar vererek şöyle buyurdu: “Git bununla evlen.”
Bihar’ul-Envar, c. 103, s. 217
Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Evlenen kimse dininin yarısını korumuş olur. (Başka bir hadiste de şöyle buyurulmuştur “Geri kalan yarısı hususunda da Allah’tan korkmalıdır.”
el-Kafi, c. 5, s. 328
Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Cehennem ehlinin çoğu bekarlardır.”
Men La Yehzuruh’ul-Fakih, c. 3, s. 384
Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “En kötü ölüleriniz bekarlardır.”
Sevgi, insanın elinde olmayan bir duygudur. İffeti [namusu] korumak ve günah olan işlerden kaçmak şartı ile birisine karşı sevgi duymak günah olmaz. Hatta iffetini koruyarak sevgisini gizlemek çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehiddir.) [Hakim, Hatib]
(Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek sabredeni Allahü teâlâ, affedip Cennete koyar.) [İ.Asakir]
Demek ki, dinimizde iffeti muhafaza etmek ve sevgisi sebebiyle günah işlememeye sabretmek, çok sevaptır. Çünkü genel olarak sevgi insanı sağır ve kör ettiği için, insanın kendisini günah işlemekten alıkoyması zordur. Zor olan işleri başarmanın sevabı da büyük olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ümmetimin hayırlıları, aşk belasına maruz kalınca iffetini muhafaza edenlerdir.) [Deylemi]
HZ. HîFÂ HATUN r.a.
Menkıbesi anlatılan fakat hayatı hakkında malumat verilmeyen kadın sahabelerden biridir. Medineli ve ensardan olduğu anlaşılmaktadır. Kabilesi ve doğum tarihi bilinmemektedir.Medine-i Münevvere’de güzelliği ile ün salmış bir kadındı. Bir gün Rasûlullah (s.a.v) efendimizin huzuruna gelip şöyle söyledi: “Ya RasûlALLAH! Bana beni cennete götürecek bir iş öğret!” Rasûlullah (s.a.v) “Önce biriyle evlen. Bununla dinin yarısını emniyete alırsın.” buyurdu. Ya RasûlALLAH! Benim dengim kim olur? “Beni Habeş Necâşîsi (kral) istedi, ben onu istemedim. Ubeydullah yüz deve ve başka şeyler de verdi, onu da kabul etmedim. Lakin siz ahirette kurtuluşumun evlilikten geçtiğini buyurdunuz. Siz kimi münasip görürseniz onunla evlenmeye razıyım.” dedi. Hîfâ Hatun’un siz kimi münasip görürseniz razıyım sözünün altında, gönlünden Peygamberimizin kendisini müminlerin annelerinden kılacağı ümidi vardı. Lakin Rasûlullah’ın (s.a.v) böyle bir niyeti yoktu. Onu gücendirmek de istemiyordu. “Yarın sabah mescide en evvel kim gelirse onunla evlendireceğim.” buyurdu. Onunla evlenmek isteyen sahabeleri de ümitsizliğe düşürmek istemediğinden böyle bir yol takip etmeyi uygun görmüştü.Ertesi gün hiç biri erken uyanamadı. ALLAH .(c.c) onlara uykudayken uyanma imkanı bahşetmedi. Rasûlullah (s.a.v) kimin geleceğini bekleyiverirken aniden Süheyb isimli, fakir, siyah renkli, görünüşü güzel olmayan, uzun boylu, zayıf ve ince yapılı olan sahabe geldi. Hîfâ Hatun ise, zengin, güzel ve rağbet edilen biriydi. Namazdan sonra Hîfâ Hatunu çağırdı, durumu bildirdi. O da buna razı oldu. Hiç itiraz etmedi. Rasûlullah (s.a.v) hutbe okudu, nikahlarını akdetti. “Süheyb, kalk ve bu hanımın için bir şeyler al!” buyurdu. Lakin Süheyb, dünyalığı olmadığını söyleyince Hîfâ Hatun, kendi servetinden on bin dirhem gümüşlük bir kese getirtti. Onları Süheyb’e verdiler. O da gerekli şeyleri alıverdi. Sonra Rasûlullah (s.a.v) “Ey Süheyb! Hanımının elini tut, onu evine götür!” buyurdu. Bu sefer Süheyb (r.a) dedi ki, Ya RasûlALLAH (s.a.v)! benim evim mesciddir. Hangi eve götüreyim?” Süheyb’in bu cevabını işiten Hîfâ Hatun, “filan yerdeki hazır konağı sana bağışladım. Kalk beni oraya götür.” dedi. Onun bu âlicenap tavrı ve hareketi Rasûlullah’ın (s.a.v) çok hoşuna gitti de ona dua etti. Sahabe de onun bu hareketini çok takdir ettiler ve onu övdüler.
Karı ve koca kalktılar ve birlikte konağa gittiler. Akşam olunca yemeklerini yediler. Rablerine hamd ettiler. Nihayet yatma vakti gelince, Hîfâ Hatun “Ey Süheyb! Bil ki, ben sana nimetim, sen bana mihnetsin. Sen bu nimete şükür, ben bu mihnete sabır için, gel bu geceyi ibadet ve taatle geçirelim. Sen şükrediciler, ben sabrediciler sevabına kovuşayım. Çünkü Rasûlullah (s.a.v) ‘Cennette yüksek çardak vardır. Bunda yalnız şükredenler ve sabredenler bulunur’ buyurdu.” dedi.
O gece ikisi de taat ve ibadet ile meşgul oldular. Sabah namazını eda için Süheyb mescide geldi. Cebrail a.s onların gerekli hallerini Rasûlullah’a (s.a.v) bildirdi. Cennet ve Cemâl-i ilâhî ile onlara müjde verdi. Rasûlullah (s.a.v) “Ey Süheyb! Geceki hâlini, sen mi anlatırsın, ben mi söyleyeyim?” buyurdu. Süheyb, Ya RasûlALLAH (s.a.v) siz söyleyiniz dedi. Rasûlullah (s.a.v) durumlarını, yaptıklarını bildirdi. Ve sonra “Siz cennetliksiniz ve ALLAH u Teâlâyı göreceksiniz” müjdesini verdi. Süheyb sevincinden ve Cenâb-ı Hakk’ın didarı müjdesine kavuşmak şevkinden başını secdeye koydu ve “Ya Rabbi! Eğer beni mağfiret etmişsen, günahlara bulaşmadan ruhumu kabz et! dedi. ALLAH u Teâlâ, onun ruhunu secdede iken kabz etti. Orada bulunan tüm sahabeler buna ağladılar. Rasûlullah (s.a.v) “Daha şaşılacak şey, Hîfâ’nın da bu anda ruhunu Hakk’a teslim etmiş olmasıdır.” buyurdular. Hakikaten o esnada Hîfâ Hatunun da Hakk’a yürüdüğünden kimsenin şüphesi olmadı. Muhbir-i sadık efendimizin her haber verdiği doğruydu. Nitekim bu da böyle oldu. Sahabe-i Kiram efendilerimiz her ikisinin de cenaze işlemlerlerini yaptıktan sonra ikisini de Cennet'ül Bakî'ye yanyana defnettiler. Başları ucuna iki tahta koydular. Tahtalardan birine: “Bu ALLAH u Teâlâ’nın nimetine şükür edenin kabridir.” diye yazdılar. Öbürüne de: “Bu ALLAH u Teâlâ’nın mihnetine sabredenin kabridir.” ibaresini yazdılar. Bu olay ile bir kere daha anlaşılmıştır ki, Ashab-ı kiram kuvvetli bir imana ve tam bir teslimiyete sahip idiler.
ALLAH (c.c) hepsinden razı olsun!
Kur’an—ı Kerim’de aşk sözcüğü yer almıyor. Sevgiyle ilgili ayetlerde daha çok hub, meveddet ve muhabbet kelimeleri kullanılıyor. Ancak kelime olarak olmasa bile anlam olarak Kur’an—ı Kerim’de aşk pek çok yerde geçiyor; “İman edenler Allah’ı daha şiddetle severler” (Bakara, 2/165). İslam alimleri de aşkı aşırı sevgi olarak tanımlamışlar. Zeliha’nın Hz. Yusuf’a duyduğu sevgi de (Yusuf Suresi, 12/30) aşkın tanımına uyuyor. Kur’an—ı Kerim’de bu sureye Ahsenül—Kasas (Hikayelerin en güzeli) denilmiş. Hz. Yusuf ile Züleyha’nın aşk macerası daha sonraki şairler için de esin kaynağı olmuş ve bu hikaye çerçevesinde mesneviler kaleme alınmış.
Muhabbet ise; “Maddi veya manevi haz veren bir şeye duyulan meyil, bir nesneye ya da şahsa ilgi göstermeye iten duygu” olarak tanımlanmış. Ancak kimi alimler buna da karşı çıkmış ve muhabbetin insani bir duygu olarak tanımının yapılmasının imkansız olduğunu söylemişler. İşte tanımlanamayan muhabbetin ileri boyutuna aşk denmiş. İkisi arasında nasıl bir sınır olduğu ise belirlenememiş. Zaten bu yüzden de İslam tarihinde aşk yerine muhabbet, muhabbet yerine de aşk terimleri kullanılmış.
Kur’an’daki bir çok ayette, Peygamber Efendimizin “Habibullah (Allah’ın sevgilisi) olarak anılması da İslam’ın aşka verdiği önemi göstermesi bakımından dikkat çekici olsa gerek. Sûfilere göre Allah’ın sevgiyle tecelli etmesinden âlem meydana gelmiştir. Bu görüşü benimseyenlere göre âlem aşktan yaratıldığı için her zerrede aşkın izini görmek mümkün.
Hz. Peygamber, Vedâ Hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Kadınlar hakkında Allah’tan korkunuz. Çünkü siz onları Allah’ın emâneti diye aldınız. Allah’ın sözü uyarınca ırzlarını kendinize helâl kıldınız. Onların, sizin yataklarınıza bir adamı almamaları ve iffetlerini korumaları, sizin onlar üzerindeki haklarınızdandır. Eğer böyle bir şey yaparlarsa hafifçe onları dövünüz. Sizin de onların geçimlerini ve giyimlerini sağlamanız, onların sizin üzerinizdeki haklarındandır.” (Müslim, Hac 147, 194; Tirmizî, Fiten 2, Tefsir 2; Ebû Dâvud, Menâsik 56; İbn Mâce, Menâsik 84)
"Nikâh benim sünnetimdendir. Kim benim sünnetimi uygulamazsa benden değildir. Evleniniz, çoğalınız; ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim..." (İbn Mâce, Nikâh 1)
"Sizden birinizin evliliğinde sadaka sevabı vardır" (Müslim, Zekât 52; Ebû Dâvud, Tatavvû' 12, Edeb, 160; Ahmed bin Hanbel, V/167, 168)
Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Evli insanın kıldığı iki rekat namaz, geceyi ibadetle geçiren ve gündüzleri de oruç tutan bekar insanın (ibadetinden) daha hayırlıdır.”
Men la Yehzuruh’ul-Fakih, c. 3, s. 384
Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Uyuyan evli kimse Allah nezdinde geceleri ibadet eden gündüzleri ise oruç tutan bekardan daha üstündür.”
Bihar’ul-Envar, c. 103, s. 221
Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin iyileri evliler, kötüleri ise bekarlardır.”
Bihar’ul-Envar, c. 103, s. 221
İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Adamın biri babamın yanına geldi. Babam kendisine, “eşin var mı?” diye sordu. Adam, “hayır” dedi. Bunun üzerine babam şöyle dedi: “Ben dünya ve içindeki her şey benim olsa da bir tek gece eşsiz kalmayı istemem.” (Babam daha sonra şöyle dedi “Evli adamın kıldığı iki rekat namaz; geceleri ibadet eden, gündüzleri ise oruç tutan bekar kimsenin ibadetinden daha üstündür.” Babam daha sonra kendisine yedi dinar vererek şöyle buyurdu: “Git bununla evlen.”
Bihar’ul-Envar, c. 103, s. 217
Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Evlenen kimse dininin yarısını korumuş olur. (Başka bir hadiste de şöyle buyurulmuştur “Geri kalan yarısı hususunda da Allah’tan korkmalıdır.”
el-Kafi, c. 5, s. 328
Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Cehennem ehlinin çoğu bekarlardır.”
Men La Yehzuruh’ul-Fakih, c. 3, s. 384
Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “En kötü ölüleriniz bekarlardır.”
Sevgi, insanın elinde olmayan bir duygudur. İffeti [namusu] korumak ve günah olan işlerden kaçmak şartı ile birisine karşı sevgi duymak günah olmaz. Hatta iffetini koruyarak sevgisini gizlemek çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehiddir.) [Hakim, Hatib]
(Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek sabredeni Allahü teâlâ, affedip Cennete koyar.) [İ.Asakir]
Demek ki, dinimizde iffeti muhafaza etmek ve sevgisi sebebiyle günah işlememeye sabretmek, çok sevaptır. Çünkü genel olarak sevgi insanı sağır ve kör ettiği için, insanın kendisini günah işlemekten alıkoyması zordur. Zor olan işleri başarmanın sevabı da büyük olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ümmetimin hayırlıları, aşk belasına maruz kalınca iffetini muhafaza edenlerdir.) [Deylemi]
HZ. HîFÂ HATUN r.a.
Menkıbesi anlatılan fakat hayatı hakkında malumat verilmeyen kadın sahabelerden biridir. Medineli ve ensardan olduğu anlaşılmaktadır. Kabilesi ve doğum tarihi bilinmemektedir.Medine-i Münevvere’de güzelliği ile ün salmış bir kadındı. Bir gün Rasûlullah (s.a.v) efendimizin huzuruna gelip şöyle söyledi: “Ya RasûlALLAH! Bana beni cennete götürecek bir iş öğret!” Rasûlullah (s.a.v) “Önce biriyle evlen. Bununla dinin yarısını emniyete alırsın.” buyurdu. Ya RasûlALLAH! Benim dengim kim olur? “Beni Habeş Necâşîsi (kral) istedi, ben onu istemedim. Ubeydullah yüz deve ve başka şeyler de verdi, onu da kabul etmedim. Lakin siz ahirette kurtuluşumun evlilikten geçtiğini buyurdunuz. Siz kimi münasip görürseniz onunla evlenmeye razıyım.” dedi. Hîfâ Hatun’un siz kimi münasip görürseniz razıyım sözünün altında, gönlünden Peygamberimizin kendisini müminlerin annelerinden kılacağı ümidi vardı. Lakin Rasûlullah’ın (s.a.v) böyle bir niyeti yoktu. Onu gücendirmek de istemiyordu. “Yarın sabah mescide en evvel kim gelirse onunla evlendireceğim.” buyurdu. Onunla evlenmek isteyen sahabeleri de ümitsizliğe düşürmek istemediğinden böyle bir yol takip etmeyi uygun görmüştü.Ertesi gün hiç biri erken uyanamadı. ALLAH .(c.c) onlara uykudayken uyanma imkanı bahşetmedi. Rasûlullah (s.a.v) kimin geleceğini bekleyiverirken aniden Süheyb isimli, fakir, siyah renkli, görünüşü güzel olmayan, uzun boylu, zayıf ve ince yapılı olan sahabe geldi. Hîfâ Hatun ise, zengin, güzel ve rağbet edilen biriydi. Namazdan sonra Hîfâ Hatunu çağırdı, durumu bildirdi. O da buna razı oldu. Hiç itiraz etmedi. Rasûlullah (s.a.v) hutbe okudu, nikahlarını akdetti. “Süheyb, kalk ve bu hanımın için bir şeyler al!” buyurdu. Lakin Süheyb, dünyalığı olmadığını söyleyince Hîfâ Hatun, kendi servetinden on bin dirhem gümüşlük bir kese getirtti. Onları Süheyb’e verdiler. O da gerekli şeyleri alıverdi. Sonra Rasûlullah (s.a.v) “Ey Süheyb! Hanımının elini tut, onu evine götür!” buyurdu. Bu sefer Süheyb (r.a) dedi ki, Ya RasûlALLAH (s.a.v)! benim evim mesciddir. Hangi eve götüreyim?” Süheyb’in bu cevabını işiten Hîfâ Hatun, “filan yerdeki hazır konağı sana bağışladım. Kalk beni oraya götür.” dedi. Onun bu âlicenap tavrı ve hareketi Rasûlullah’ın (s.a.v) çok hoşuna gitti de ona dua etti. Sahabe de onun bu hareketini çok takdir ettiler ve onu övdüler.
Karı ve koca kalktılar ve birlikte konağa gittiler. Akşam olunca yemeklerini yediler. Rablerine hamd ettiler. Nihayet yatma vakti gelince, Hîfâ Hatun “Ey Süheyb! Bil ki, ben sana nimetim, sen bana mihnetsin. Sen bu nimete şükür, ben bu mihnete sabır için, gel bu geceyi ibadet ve taatle geçirelim. Sen şükrediciler, ben sabrediciler sevabına kovuşayım. Çünkü Rasûlullah (s.a.v) ‘Cennette yüksek çardak vardır. Bunda yalnız şükredenler ve sabredenler bulunur’ buyurdu.” dedi.
O gece ikisi de taat ve ibadet ile meşgul oldular. Sabah namazını eda için Süheyb mescide geldi. Cebrail a.s onların gerekli hallerini Rasûlullah’a (s.a.v) bildirdi. Cennet ve Cemâl-i ilâhî ile onlara müjde verdi. Rasûlullah (s.a.v) “Ey Süheyb! Geceki hâlini, sen mi anlatırsın, ben mi söyleyeyim?” buyurdu. Süheyb, Ya RasûlALLAH (s.a.v) siz söyleyiniz dedi. Rasûlullah (s.a.v) durumlarını, yaptıklarını bildirdi. Ve sonra “Siz cennetliksiniz ve ALLAH u Teâlâyı göreceksiniz” müjdesini verdi. Süheyb sevincinden ve Cenâb-ı Hakk’ın didarı müjdesine kavuşmak şevkinden başını secdeye koydu ve “Ya Rabbi! Eğer beni mağfiret etmişsen, günahlara bulaşmadan ruhumu kabz et! dedi. ALLAH u Teâlâ, onun ruhunu secdede iken kabz etti. Orada bulunan tüm sahabeler buna ağladılar. Rasûlullah (s.a.v) “Daha şaşılacak şey, Hîfâ’nın da bu anda ruhunu Hakk’a teslim etmiş olmasıdır.” buyurdular. Hakikaten o esnada Hîfâ Hatunun da Hakk’a yürüdüğünden kimsenin şüphesi olmadı. Muhbir-i sadık efendimizin her haber verdiği doğruydu. Nitekim bu da böyle oldu. Sahabe-i Kiram efendilerimiz her ikisinin de cenaze işlemlerlerini yaptıktan sonra ikisini de Cennet'ül Bakî'ye yanyana defnettiler. Başları ucuna iki tahta koydular. Tahtalardan birine: “Bu ALLAH u Teâlâ’nın nimetine şükür edenin kabridir.” diye yazdılar. Öbürüne de: “Bu ALLAH u Teâlâ’nın mihnetine sabredenin kabridir.” ibaresini yazdılar. Bu olay ile bir kere daha anlaşılmıştır ki, Ashab-ı kiram kuvvetli bir imana ve tam bir teslimiyete sahip idiler.
ALLAH (c.c) hepsinden razı olsun!
Bu yazımı HÜMEYRA
arkadaşım ev sahibeliğini üstlendiği "İslamın Işığında"
isimli etkinliğimize gönderiyorum...
sevgilerimle...
arkadaşım ev sahibeliğini üstlendiği "İslamın Işığında"
isimli etkinliğimize gönderiyorum...
sevgilerimle...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















